Sensizliksokagi | Türkiyenin En Kaliteli Formu

 

Tarihteki ilginç Olaylar

Büyük Türk Tarihi icinde Tarihteki ilginç Olaylar konusu , Makedonya Kralı Philip'in MÖ 4. yüzyılda ölümü MÖ 4. Yüzyıl Makedonya Kralı Philip hükmettiği yıllar boyunca kötü ününden ve ileri derecedeki aşağılık kompleksinden çok çekti. Krallığını, Yunan dünyasında hatırı sayılır ...


Geri Dön   Sensizliksokagi | Türkiyenin En Kaliteli Formu > Kültür & Sanat > Dünya ve Türk Tarihi > Büyük Türk Tarihi

Kayıt ol Albümler Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et


Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 17-08-2008, 12:30   #11 (permalink)
Standart

Makedonya Kralı Philip'in MÖ 4. yüzyılda ölümü
MÖ 4. Yüzyıl

Makedonya Kralı Philip hükmettiği yıllar boyunca kötü ününden ve ileri derecedeki aşağılık kompleksinden çok çekti. Krallığını, Yunan dünyasında hatırı sayılır güçlerden biri haline getirmiş olmasına rağmen, Korintliler, Atinalılar ve Spartalılar gibi güneydeki daha kültürlü komşuları kendisini ve arkadaşlarını hep vahşi, dağda yaşayan barbarlar olarak gördü. Kişisel geçmişi ve görünüşü de yüksek yerlerde saygı görmesine yetmiyordu. Öncelikle ordusunu savaş alanına kendi götüren askeri bir liderdi.

Bunun sonucu olarak da birçok yerinden yara almıştı. Aldığı kötü darbelerden biriyle bir gözünü kaybetmiş ve bir mızrak darbesiyle de baldırından yaralanmıştı. Bu yaraların ikisi de doğru düzgün iyileşmeyip sürekli irin akıtıyorlardı. Özellikle bacağından çok kötü bir koku geliyordu. Ayrıca dedikodulara göre, tahtı ele geçirebilmek için anne katili olarak affedilmez bir suç işlemişti.

Özel yaşamı da aynı derecede skandallerle doluydu. İlk karısı Dionysius rahibesi, yani bugünkü söylemle tapınak fahişesiydi. O zamanlar böyle bir iş çok kabul görüyordu ve o da küçük bir kralın kızı olduğunu iddia ediyordu. Gerçek skandal ise halkın önünde kavga etmeleriydi. Philip'e bir oğul doğurdu, efsanevi İskender'i ve sonra İskender'in babasının Philip olmadığını, tanrı Zeus'un bir yılan kılığına girerek odasına girdiğini ve çocuğun Zeus'dan olduğunu her yerde konuşmaya başladı.

Günümüzün politika ve seks skandalleri Pella'nın başkentinde kraliyet sarayında dönen olaylar karşısında hiç kalır. Karısı, Philip'i resmen boynuzladığını açıklıyordu. Kadının yılanlarla dolaştığı bilinmekteydi. Kral da, kendisiyle yatmak isteyen herkesle, erkek-kadın ayırt etmeden yatma arzusuyla tanınıyordu.

İskender'le olan ilişkisi sevgi-nefret ilişkisi olarak tanımlanabilir. Bir yandan aralarında gerçekten sevgi dolu anlar geçiyordu. Philip, zamanın en ünlü hocası Aristoteles'i İskender'e ders vermesi için getirtmiş ve burnu havada Yunanlıların çocuğa saygı göstermeleri için yanıp tutuşmuştur. İskender de katıldığı ilk büyük savaşta babasının etrafı düşman askerleriyle çevrildiğinde onu kurtarmak için ileri atılmıştır. İskender, kelimenin gerçek anlamıyla kendisini babasıyla düşman mızrakları arasına atmıştı.

Diğer bir yandan da aralarında bir nefret vardı. Özellikle çocuk erkek olma yaşına geldiğinde. Çocuğun annesi ve babası arasındaki kırgınlık yıllarca sürmüştü. Philip, İskender yaşlarında bir kızla ikinci evliliğini yaptığı sırada işler iyice kızıştı. Düğün şöleninde Philip'in sarhoş arkadaşlarından biri yeni evliliğin ve tahta yasal bir varis olasılığının şerefine kadehini kaldırdı. Sonuç olarak da baba-oğul yumruklaşmaya başladılar ve aynı gece İskender ve annesi şehirden kaçtı. Bu çok akıllıca bir hareketti, çünkü Philip sarhoş öfkesiyle ikisini de öldürtebilirdi. Bir süre baba ve ana-oğul arasında savaş sürdü. Sonunda bir barış anlaşması yapıldı ve ana-oğul geri döndü.

Bu arada Philip'in tüm Yunan dünyasını dize getirme rüyası gerçekleşmeye başlıyordu. İÖ 338'de geçen tarihi Chaeronea Savaşı'nda Philip, güçlerini birleştirerek kendisinden iki katı büyüklükte bir ordu oluşturan Atina-Theb güçlerini yendi. Bir sonraki yılda Korint'te Korint Anlaşması yapıldı. Bu müttefik anlaşmasına göre bütün Yunanistan Philip'in himayesinde olacaktı. Her ne kadar sosyal açıdan eşit görülmese de, ordusunun gücü sayesinde Yunanlıların en büyük savaşçısı olarak saygı görmesine ve Pers İmparatorluğu'na karşı Asya'ya doğru harekete geçme hazırlıklarına başlamasına neden oldu.

Ama İskender durumu bozan tek unsurdu. Makedonya Kralı tarafından elçi olarak gönderildiği Yunanistan'da törenlerle zaferler kazanmış bir kahraman gibi karşılanmıştı. Babayla oğul arasındaki fark çok açıktı. İskender, ne pis kokulu yaralan olan sinirli bir savaşçı, ne de alkolden ve aşırı seksten yorulmuş yaşlı bir adamdı. Birçok kişi genç İskender'i dünyada vücut bulmuş bir tanrı gibi akıllı, esprili, iyi huylu, fiziki açıdan güçlü, çok yakışıklı, mükemmel bir Yunanlı olarak gördü.

İskender'in başarılı Yunanistan gezisi Philip'in kulağına geldi ve daha fazla huzursuzluk yarattı. Orduları yöneten, savaşları kazanan yaşlı kraldı. Ama bütün şöhreti bu genç adam topluyordu. Dahası, bir zamanlar karısı Olympias'ın ağzından dökülen rahatsız edici söylentiler ortada dolaşmaya devam ediyordu; İskender'in damarlarında Philip'in değil, bir tanrının kanı dolaşıyordu.

Pers İmparatorluğu'na yapılacak sefer hazırlıkları sırasında Pella'da dini bir festival ve oyunlar düzenlendi. Philip kral olduğundan aynı zamanda baş rahipti. Törenleri başlatmak için baş rahip olarak maiyetiyle beraber tapınağa ve sonra da arenaya gitmek onun göreviydi. Bütün Yunan devletlerinin temsilcileri de orada bulunacaktı. Çoğunun Pella'ya ilk gelişiydi. Şehir kendini hazırlıklara verdi. Ne de olsa Pella artık bir barbar şehri değildi, kendisini Yunan medeniyetinin ve kültürünün yeni merkezi olarak kanıtlamalıydı.

Festival, Philip'in yeni karısı ve yeni doğan oğluyla daha bir coşku kazanmıştı. Philip'in yaşlı içki arkadaşları ve yeni karısının ailesi de gayri meşru bir lekeyle kirlenmiş tahtın sonunda meşru bir varisi olduğunu uluorta konuşuyorlardı. Ayrıca gerginliği artıran bir başka olay daha vardı.

Philip'in aynı zamanda özel koruma görevlilerinden olan eski erkek sevgililerinden biri, Philip için rakiplerinden biriyle kavga etmişti. Rakibi bir çatışmada ölmüş ve son isteği de kendisiyle yarışmaya kalkan korumanın ortalık bir yerde aşağılanması olmuştu. Ölen rakibin isteği yerine getirildi; Philip'in eski aşığı bir partiye davet edilip burada elleri kolları bağlandı ve kölelerle hizmetçilerin aşağılaması için sokağa öylece atıldı.

Philip'e şikayet etmeye ve adalet dilemeye gittiğinde, Philip bu olayı çok komik bir şaka olarak buldu ve kendisini koruyamadığı için kahkahalarla gülerek sarayından çıkarttı. Bu gibi olaylar, kumpaslar artık had safhaya gelmişti.

Maalesef tam da bu sırada Philip'in aklına harika sandığı bir fikir geldi. Görünüşü yüzünden maruz kaldığı alaylardan, tercihlerinden ve zorbaca davranıyor bulunmaktan bıkan Philip, törene Yunan usulünde katılmaya karar verdi... Yani yürürken yanında silahlı korumalarından hiçbiri bulunmayacaktı. Yunan kent devletlerinin yöneticilerinin çoğu tiran olarak adlandırılmaktan korktuklarından, sokaklarda rahat rahat dolaşırlar, resmi törenlere diğer vatandaşlar gibi tek başlarına, korkmadan, silahsız ve korumasız katılırlardı. Çünkü sadece nefret edilen bir kral yanında koruma görevlisi bulundurma ihtiyacı hissedebilirdi.

Böylece Philip, festival sabahında en güzel kıyafetlerini giydi, geçit töreninin önünde yerini aldı, ağır aksak, topallayarak ilerledi ve halkın alkışlarına el sallayarak karşılık verdi. Elbette böyle asil bir hareketle yabancı konuklardan çok olumlu eleştiriler aldı... ve canından oldu. Arenaya giden tünelin içine girer girmez reddedilen eski aşığı birdenbire elinde bir hançerle ortaya çıktı ve Philip'in göğsüne hançeri sapladı. Philip arenaya doğru sendeledi ve kendi kan gölünün içine düştü.

Şanssız suikastçı da hemen o anda İskender'in arkadaşları tarafından yakalandı ve öldürüldü. Birkaç saat sonra yeni gelin de kaderiyle karşılaştı. Philip'in eski eşi Olympias onu bîr köşeye sıkıştırdı ve intihar etmenin hunharca öldürülmekten daha iyi olduğunu söyleyerek genç kadının ve bebeğin ortadan kaldırılmasını izledi. Günün sonuna doğru artık İskender'in tahta çıkması kesinleşmişti.

Kumpas olabilir mi? Dönemin tarihçileri, Büyük İskender zamanında olayları naklederlerken onun suçsuzluğunu yazmışlar ama Olympias'la ilgili değerlendirmelerin ucunu açık bırakmayı yeğlemişlerdir. En azından Philip, hep istediği gibi sosyal açıdan takdir toplayabilmiş ve çevresinde kendisine yardım edecek korumaları olmadan gerçek bir Yunanlı gibi ölmüştü.
__________________
GRAMER DERSİ

"Sevmek" bir kelimedir.
"Sarı saçlı" dersem bir kız için
Sıfat söylemiş olurum.
"Ben sarı saçlı bir kız sevdim"
Bir cümledir. Sevda dolu bir cümle
Nokta koymalı, durmalı zira.
Zira "açlık" da bir kelime
Cümleye gelmez sarı saçlı kız gibi.
Ah elbet dolaşırsa ölüm sık sık dilime,
"Öleceğim,ölüyorum,öldüm."
Diyeceğim bir gün.
Cloud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:30   #12 (permalink)
Standart

Albay Ripley ve İngiliz Tüfekleri
1860, ABD

West Point'ten 1813'de mezun olan Albay James Ripley belki de dört yıl süren kanlı Amerikan iç savaşının çıkmasından sorumlu kişilerin başında geliyor. Aslında bu anlaşmazlık birkaç ay içinde halledilebilirdi. 1861'de Birleşik Devletler ordusunun Savaş Gereçleri Bölümünün başına getirildiğinde altmış yedi yaşında olan Ripley ordunun silahlarını güçlendirmek için teklif edilen her türlü buluşa burun kıvırıyordu.

Ripley, özellikle piyade için gerekli ateşli silahların alınmaması için her türlü bürokratik yolu deneyen adam olarak da tarihe geçmiştir. Aralıksız atış sağlayan Spencer tüfeklerinin askerlerin çok fazla cephane harcamasına neden olacağını ve bunun da orduya pahalıya mal olacağını öne sürmüştür.

En büyük aptallığıysa yaptığı bir şey değil, yapmadığı bir şey nedeniyledir ve iki tarafın da on binlerce asker kaybetmesine yol açmıştır.

Hikayemiz 1852'de İngiltere'nin modern dünyanın ilk fuarını Kristal Saray'da düzenlemesiyle başlıyor. Fuarda, Amerikan standı açıldığında sadece mekanik parçalar olan kutular ortaya çıktı. İzleyicilerin arasından gönüllüler alındı ve birazcık yardımla birkaç dakika içinde bu parçaları bir Colt tabancaya dönüştürdüler. Bu silah kusursuz bir isabet oranına sahipti ve çok kolay bir araya getirilebiliyordu. Bu gösteri öylesine yeni bir şeydi ki, İngiliz Parlamentosu bu yeni teknolojiyi keşfetmek üzere bir komisyon oluşturup Amerika'ya gönderdi.

Komisyonun ilk durağı Springfield cephaneliğiydi. O sırada burada 1855 model Springfield 58 tüfeklerinin seri üretimine geçilmişti. Bu yüksek isabet oranına hayran kalan İngiliz hükümeti tüm fabrikayı satın aldı. Üç yıl içinde de İngilizler kendi Springfield tüfeklerini üretmeye başladılar. 577 kalibre Enfield... Bu model Amerikalıların Springfiel'ine çok benziyordu. Sadece kabzasında ve kalibresinde ufak farklılıklar vardı.

Amerika'da düşmanlıkların artması federal hükümeti hazırlıksız yakaladı. Ancak daha sonra ortaya atılan bazı iddialara göre Buchanan'ın emrindeki Savaş Bakanı Jefferson Davis, hala görevdeyken alınan önemli kararları sabote etmişti. Ordunun yirmi binden az askeri vardı. Dahası, sahip olmaları gereken modern silahlar da yoktu. 1855 model Springfield tüfekleri sadece yirmi otuz bin kadardı ve çoğu da güneydeki cephaneliklerdeydi.

Konfederasyonun Sumter Kalesine ateş açmasından üç gün sonra Lincoln yetmiş beş bin gönüllüye çağrıda bulundu. Yaz sonunda ise yarım milyon adama daha savaş çağrısında bulunuldu. Birlik'in sorunu gönüllüler bulmak değil onlara silah verebilmekti. Aslında gönüllülerin birçoğu geri çevriliyordu. Albay Ripley'nin masasına gelen sorun buydu.

Öncelikle Ripley o an sahip olunan silahlarla ilgili bir sorun olmadığını söyledi. Bu silahlar 1812'de yapılan savaşlarda güzel güzel çalışmıştı. Ancak herkes ateş mekanizmalı silahlar konusunda ısrarlıysa aralıksız atış yapan silahlar alınabilirdi. Ancak burada bir sorun vardı; Springfield silah fabrikasının ve öteki silah üreticilerinin bu kadar silahı yapması en az bir yıl alırdı. Zaten silah alımı için özel sektöre başvurmaktan bahsedilemezdi bile.

Bu ikilem karşısında Ripley'nin emrindeki bir personel müdürü krize basit bir çözüm önerdi: İngiltere'ye gidip, gerekli silahlan Enfield'dan satın almak. İngilizler bu silahlar için maliyetine fiyat veriyordu, çünkü kendileri daha ileri bir teknolojiye geçişin hazırlıkları içindeydiler. Sonuç olarak Birlik ordusu birkaç ay içinde silahlanabilirdi.

Albay James Ripley bu fikri duyunca çılgına döndü. Bir zamanlar İngilizlere karşı savaşmıştı şimdi silah almak için tutup onlara koşması düşünülemezdi bile. Dahası, Ripley savaşın yaz sonuna kadar biteceğinden emindi ve birkaç yüz bin silah satın almak boşa gidecek paralar demekti. Silahlar ulaştığında belki de ordular çoktan dağılıyor olacaktı. Sonunda şöyle bir fikirle geldi; bu bir Amerikan savaşıydı ve Amerikan mallarıyla yapılmalıydı. Bundan başkası hiç de vatanseverce bir davranış olmazdı.

Personel müdürü bu fikri geri çekti, bir daha düşündü ve bu yaşlı adamın kalbini kazanacağını umduğu yeni bir fikirle geri geldi. İstihbarat birimlerinden alınan bilgiye göre Konfederasyoncular çoktan İngiltere'ye gitmiş ve tüm Enfield silahlarını satın alıp daha da yenilerini imal ettirmek üzere anlaşıyorlardı.

Ripley yine çıldırdı ancak bu kez paniğe kapılmadı. Eğer Konfederasyon İngiliz silahlarını satın almak istiyorsa bu onların bileceği işti, Ripley'yi hiç ilgilendirmezdi. Tekrar, silahlar gelene kadar savaşın biteceğini ve Amerikan askerlerinin Amerikan silahlarıyla savaşacağını yineledi. Personel müdürü ısrarla karşı çıktı ve Federal hükümetin Konfederasyonun o silahları almasına engel olması gerektiğini savundu. Eğer Ripley o silahları kullanmak istemiyorsa bile ötekilerin almaması için satın alınıp okyanusa atılabilirdi.

Personel müdürü Ripley'in huzurundan kovuldu ve bir daha bu konuyu gündeme getirmemesi istendi.

Üç ay sonra Manassas'ta otuz beş binin üzerinde Birlik askeri savaşa girdi. Çoğunluğunda eski püskü silahlar vardı. Son saldırıyı Henry Tepesinden yaptılar ve Konfederasyon direnişini kırdılar. Bu son kahramanca atak Stonewall Jackson'ın adamlarının yepyeni Enfield tüfekleriyle açtığı yaylım ateşiyle son buldu. Bu silahlar üç yüz elli metre öteden bir insanı vurabiliyordu. Yüz metreden daha yakından ateşlendiğinde ise mutlaka öldürücü oluyordu. Bu mesafeden Birlik askerlerinin eski tüfekleri bir işe yaramazdı.

Sonunda Ripley yönetimden gelen baskılara dayanamadı ve Enfield tüfekleri sipariş etmeye başladı. Ancak artık çok geçti. İlk stoklar Güney'e gitmişti. Savaşın en ironik yanlarından biri İngilizlerin hem güneylilere, hem de kuzeylilere Enfield tüfeklerini satmaya devam etmiş olmasıdır. Ripley umutsuz bir şekilde yüzünü Prusyalılara döndü.

Prusyalılar çoktan üstten doldurmalı silah teknolojisine geçmişlerdi ve eski önden doldurmalı silahları satmak için can atıyorlardı. Onlardan başka Belçikalılardan da bir miktar silah alındı. Ancak bu tüfekler arkasında olanlar için önünde olanlardan çok daha tehlikeliydi. Birlik askerlerinin çoğu bürokrasiyi bir yana bırakıp soğuk bir mantıkla savaş alanında hayatlarının buna bağlı olduğunu düşünerek, kendi paralarıyla Sharps ve Burnside gibi daha ileri teknoloji ürünü ve Ripley'i isyan ettirecek kadar pahalı mermileri olan silahları satın aldılar.

Amerikan İç Savaşı'nın en büyük mitlerinden biri savaş boyunca Konfederasyon ordularının yetersiz bir donanımla savaşmış olduğudur. Bu, Albay Ripley sayesinde, savaşın ilk yılları için kesinlikle doğru değildi. 1862 yazına kadar Birlik askerleri, özellikle batıdaki operasyonlarda eski tüfeklerle savaşmıştı.

Konfederasyon birliklerinde ise Enfieldler vardı. Enfieldler olmadan Güney kesimi 1861 ve 1862'deki savaşlarda yıkılabilirdi. Konfederasyon ordusu üstten doldurmalı silahlarla donanmış bir Birlik ordusuyla karşılaşsaydı ve bir de Enfieldleri olmasaydı Güney'in asla İkinci Manassas, Antietam, Gettysburg gibi zaferleri olamazdı.

Ripley'nin ordusu ilk savaşlarından çoğunu kaybetti. Kendilerinde de olabilecek silahlarla etkisiz hale getirildiler. Ripley değişime karşı savaştı ve bu yüzden aralıksız atış yapan tüfeklerin alınması gecikti. Bu karar daha erken alınsaydı iç savaş çok daha kısa sürebilirdi. Ripley, 1863'de ordudan atıldı. Daha sonra hatası için özür diledi mi, dilemedi mi bilinmiyor...
__________________
GRAMER DERSİ

"Sevmek" bir kelimedir.
"Sarı saçlı" dersem bir kız için
Sıfat söylemiş olurum.
"Ben sarı saçlı bir kız sevdim"
Bir cümledir. Sevda dolu bir cümle
Nokta koymalı, durmalı zira.
Zira "açlık" da bir kelime
Cümleye gelmez sarı saçlı kız gibi.
Ah elbet dolaşırsa ölüm sık sık dilime,
"Öleceğim,ölüyorum,öldüm."
Diyeceğim bir gün.
Cloud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:31   #13 (permalink)
Standart

ABD Yüksek Mahkemesi Dred Scott Davasındaki Kararını Açıklar
1857, Washington D.C.

Missouri Anlaşması, bir köle eyaleti olarak kabul edilmek üzere Missouri'nin başvurmasıyla ortaya çıkan politik fikir ayrılıklarını gidermek için Kongre'nin uğraştığı bir girişimdi. Kongre'nin önemli adamları kölelik sorununun Birleşik Devletleri en baştan ayırmasına izin vermek istemiyordu.

Bu anlaşmanın birkaç sonucu oldu; Missouri'ye istediği verildi ve başvurusu kabul edildi. Maine içişlerini istediği gibi düzenleyebilecek özgür bir eyalet olarak kabul edildi. Birleşik Devletler'de özgür eyaletler ve köle eyaletleri arasında ise dengeyi sağlayacak bir takım kurallar getirildi. Ancak Dred Scott gibi birinin ortaya çıkacağını hiç düşünmemişlerdi.

Scott, John Emerson adında bir ordu cerrahının kölesiydi. Emerson görevi dolayısıyla Missouri'deki evinden ayrılıp birkaç yıllığına Illionis ve Minnessota'da çalışmaya giderken yanında kölesi de vardı.

Emerson 1846'da öldükten sonra Scott'ın muhtemelen kölelik karşıtı olan beyaz arkadaşları ona Emerson'dan özgürlüğünü istemek için mahkemeye başvurması yolunda akıl verdi. Çünkü Emerson kölesiyle beraber özgür eyaletlerde yaşıyordu. Scott bu tavsiyeyi değerlendirdi ancak ilk başta davayı kaybetti. Fakat 1850'de Saint Louis'deki temyiz mahkemesinde davayı kazandı. Ancak karar tekrar temyiz edildi ve 1852'de Scott köleliğe geri döndü.

Şunu belirtmekte yarar var: Artık önemli olan Scott'ın özgürlüğü değildi, çünkü John Sanford adında bir kölelik karşıtı, onu Emerson'dan satın almıştı ve Scott için başka planları vardı. Sanford bu davayı bir emsal oluşturması için kullanmak istiyordu. Kendisi özgür bir eyalet olan New York'ta yaşıyordu ve bu tür davalar orada federal devleti ilgilendiriyordu. Yani Yüksek Mahkemeye kadar gidebilecek bir davaydı bu. Artık Scott'ın davası tüm Amerika'yı savaşın eşiğine getirecek kadar önemli politik bir olay haline gelmişti.

Kölelik karşıtlarının amacı, kölelerin özgürlüklerini kazanmayı daha kolay hale getirerek köle sahiplerini ortadan kaldırmaktı. Yüksek Mahkeme'nin köleliği anayasaya tamamen aykırı bulmasını umuyorlardı.

Köle sahipleri de planlarını yapmıştı. Bir kölenin kişinin malı olup olmadığı meselesini bir kenara bırakıp bu davanın tamamen Missouri eyaletini ilgilendirdiğini savunuyorlardı. Missouri mahkemesi zaten Scott'ın aleyhine bir karar çıkarmıştı. Bu davanın herhangi bir yerde tekrarı ise Missouri eyaletinin haklarını ihlal etmek anlamına gelecekti.

Bazı kölelik karşıtı gruplar (Ohio'dan John McLean, Massachusetts'den Benjamin R. Curtis) davanın federal mahkemede görülmesi için baskı yaptılar. İddiaları Scott'ın Missouri Anlaşması'na göre serbest bırakılması gerektiğiydi. Bu anlaşmaya göre federal mahkeme eyalet mahkemelerinden üstündü. Dava, kölelik karşıtlarının istediği gibi federal mahkemede görüldü ama pek hoşlarına gitmeyecek bir karar alındı.

İkiye karşı yedi oyla mahkeme Scott'ın aleyhine karar verdi.

Mahkeme ayrıca, köle ya da özgür, hiçbir zencinin Amerikan vatandaşı olmadığı yargısına vardı. Sonuç olarak davalarının federal mahkemede görülmesi mümkün değildi. Dahası, mahkeme Kongre'nin herhangi bir bölgede köleliği yasaklama yetkisine sahip olmaması gerektiğine karar verdi. Çünkü anayasa halkın özgürlüğünü, malını korumak için yapılmıştı ve köleler de tabii ki maldı. Bu, Birleşik Devletler'in kölelikle ilgili aldığı olumlu kararların tam tersine bir tutumdu.

Kölelik karşıtları, kaş yapalım derken göz çıkartmıştı.

Köle sahipleri bu davada zafer kazanmış olsalar da uzun vadede zararlı çıktılar. Mahkemenin kararı Demokratik Parti'yi ve köleliğe karşı oy veren Cumhuriyetçileri tam olarak ayırmıştı ve bu konudaki fikirler halkın gözünde tam olarak oturdu. Belki de bu yüzden 1860'da seçimlerde kölelik karşıtı Cumhuriyetçi Abraham Lincoln başkan olarak seçilmişti. Bu seçim birçok tarihçi tarafından İç Savaş'ın nedeni olarak kabul edilir.

Sonunda Dred Scott davası esas hedefine ulaşamadı. Kölelik karşıtları köle haklarıyla ilgili önemli bir davayı kaybetmiş oldular ve hatta giriştikleri politik savaşta bir adım gerilediler. Kölelik yanlılarının zaferi ise kısa süre sonra kaybedecekleri bir savaşa neden olabilecek sahte bir zaferdi. Bu işten tek karlı çıkan Scott'tı. Yüksek Mahkeme'nin kararından sonra Scott'ın sahibi ona söz verdiği gibi özgürlüğünü bağışladı.

Artık altmış küsur yaşına gelmiş olan Dred Scott ise sonraki yıl öldü.
__________________
GRAMER DERSİ

"Sevmek" bir kelimedir.
"Sarı saçlı" dersem bir kız için
Sıfat söylemiş olurum.
"Ben sarı saçlı bir kız sevdim"
Bir cümledir. Sevda dolu bir cümle
Nokta koymalı, durmalı zira.
Zira "açlık" da bir kelime
Cümleye gelmez sarı saçlı kız gibi.
Ah elbet dolaşırsa ölüm sık sık dilime,
"Öleceğim,ölüyorum,öldüm."
Diyeceğim bir gün.
Cloud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:31   #14 (permalink)
Standart

Fulton ve Napolyon
1800, Fransa

Fransa, Amerikan devrimi sırasında Birleşik Devletlerin tek müttefikiydi. Fransızlar kendi devrimini yaparken ise iyi niyetlerini bildirdiler. Napolyon bariz bir diktatör haline gelmeden önce, Birleşik Devletler yeni rejimi tanıyan birkaç devletten biriydi. Bu Lousiana'nın satın alınmasını getirdi ve 1812 Savaşı'na yardım etmek isteyen Amerikalıların Fransa'ya akışına yol açtı.

Napolyon artık Fransa'nın lideri olmuştu. Napolyon uyanık bir adamdı. Bugün bile hala kullandığımız birçok şeyi o yaratmıştır. Mesela teneke konserve kutuları ordunun yiyeceklerini saklamak üzere en iyi icadın arandığı bir yarışma sonucu ortaya çıkmıştır. Ama öyle bir icat var ki, reddetmeseydi her şey farklı olabilir ve İngilizler onu yakalamadan hüküm sürebilirdi.

Robert Fulton adındaki bir Amerikalı, Fransız ve Amerikan devrimlerinin ideallerini gerçekleştirmesi için Napolyon'a yardımcı olabilecek fikirlerle doluydu. Genç mucit bir denizaltı tasarlamış ve bunu deneme fırsatı da bulmuştu. Bu makine üç kişilik mürettebatıyla suyun yaklaşık 10 metre altında gidebiliyordu. Yelkenler ve direklerle normal bir gemi gibi düşman gemisine yaklaşıp, birden kaybolan bu gemi su altından düşman gemisine bir torpido fırlatabiliyordu.

1800'de Robert Fulton, Paris'e gitti ve sonunda Napolyon'un dikkatini çekmeyi başardı. Bu zor bir işti çünkü Birinci Konsül hem orduyu, hem de Fransız hükümetini yönetiyordu. Fulton prototip bir denizaltı hazırlayacak kadar çok para harcamıştı. Napolyon'a bunu Rouen limanında gösterme şansı buldu.

General bundan pek etkilenmedi. O zamanlar Fransa'nın İngiltere kadar büyük bir filosu ve daha da fazla gemiye sahip olabilecek gücü vardı. Ulusunun paralarını yeni bir icada harcamak için mantıklı bir neden bulamıyordu. Zaten donanma da askeri güçler arasında ikinci derece öneme sahipti.

Napolyon'un icadını reddetmesi Fulton'ı sadece o an için hayal kırıklığına uğrattı. Başka bir fikri daha vardı. Robert Livingston'un maddi ve manevi desteğiyle 1802'de Seine nehrinde saatte 3 mil hızla giden buharlı bir gemi yapmayı başardı. Bu düşük bir hızdı çünkü yelkenliler iyi bir rüzgarda saatte 7-10 mil arası bir hızla gidebiliyordu. Nehir üzerinde giden herhangi bir geminin ise rüzgara karşı sürekli ilerlemesi gerekebileceğinden yavaşlaması doğaldı. Ama önemli bir ayrıntı vardı ki, Fulton'ın gemisi rüzgardan etkilenmiyor ve yönünü kaybetmeden ilerleyebiliyordu.

O sırada Napolyon, pek göremediği barış zamanlarından birinin tadını çıkarıyordu. Bu arada daha profesyonel bir ordu oluşturma İşine yoğunlaşmıştı. Fulton'ın Napolyon'la görüşme ricaları reddedildi. Napolyon rüzgara karşı ilerleyebilecek gemi prototipini asla göremedi. Belki de bu yüzden aklına hiç böyle bir şey gelmemişti.

Birkaç yıl sonra Fransızların "Büyük Ordu"su, İspanyol ve Fransız filolarının gelip onları almasını beklemeye başladı. İngiliz kıyılarına çıkartma yapmaya hazırlanıyorlardı. Ancak Fransız ve İspanyol donanmaları İngilizler tarafından kıstırılmış bir şekilde limanlarda demirliydi. Belki de Fransız İmparatoru önü kesilmiş limanlara bakarken, şu Amerikalı hayalperestin su altı gemilerini hatırlayıp, Kraliyet gemilerini onlarla defedebilir miydik acaba, diye düşünmüş olabilir.

Napolyon'un Fransız bütçesinin büyük kısmını harcadığı İngiltere işgali projesinde sorun zamanlamaydı. Askerleri taşıyacak olan gemilerin uygun rüzgara ve sakin bir denize gereksinimi vardı. Ayrıca Kraliyet donanmasını da atlatmaları gerekiyordu. Bunun için de Fransızların Manş Denizi'ni en az iki gün kontrol edebilmeleri gerekiyordu. 1815'e gelindiğinde Fulton'ın buharlı gemileri saatte 5 milin üzerinde bir hızla Raritan, Potomac ve Missisipi nehirlerinde yüzüyordu.

Bu gemiler çok daha fazla maddi imkanlara sahip Fransa'nın elinde gelişseydi, kötü bir rüzgar nedeniyle Kraliyet donanmasının hareket edemeyeceği bir zamanda, ki bu sık sık olurdu, muhtemelen Fransızlar rüzgara karşı hareket edebilen buharlı gemileriyle Manş'ı geçebilirdi. Çıkartma yapılınca da İngiliz ordusunun karada kalmış olan kısmı iyice hırpalanabilirdi. Ancak Fransa-İspanya ittifakının donanması başarısız oldu. Manş'ın kıyılarında bir yıldan fazla bekleyen ordu da gitti Avusturya'yı işgal etti.

Sonraki on yılda İngiltere imparatora karşı her tür direnişi parasal olarak destekleyecekti. İngilizler ve Fransızlar 1805'te, İber Yarımadasında, Mısır'da, Akdeniz adalarında ve Fransa topraklarında savaştıktan sonra, Napolyon İngiltere'ye bir ordu çıkarabilseydi Avrupa'nın hakimi olurdu diye spekülasyon yapmak zor olmazdı. Eğer buharlı gemileri olsaydı, böyle bir çıkartmayı da yapması mümkündü. Bu yeni icada bir şans vermek Napolyon'un büyük planını uygulamaktan daha mantıklıydı. Bu plan, başarısızlığıyla tüm tarihi değiştirdi.
__________________
GRAMER DERSİ

"Sevmek" bir kelimedir.
"Sarı saçlı" dersem bir kız için
Sıfat söylemiş olurum.
"Ben sarı saçlı bir kız sevdim"
Bir cümledir. Sevda dolu bir cümle
Nokta koymalı, durmalı zira.
Zira "açlık" da bir kelime
Cümleye gelmez sarı saçlı kız gibi.
Ah elbet dolaşırsa ölüm sık sık dilime,
"Öleceğim,ölüyorum,öldüm."
Diyeceğim bir gün.
Cloud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:31   #15 (permalink)
Standart

Gemide İsyan
1789 Tahiti'nin Dışında

Popüler kültür William Bligh'ı mürettebatına işkence eden, gaddar ve sadist bir kaptan olarak gösterir. Komuta ettiği ikinci geminin mürettebatının da isyan etmesi, New South Wales kolonisinin başındayken de bir isyan çıkması, kaptanla ilgili bu inancı daha da güçlendirmiştir. Kaptan Cook'un keşif gezilerine olan katkıları, Bounty'yle yaptığı 3.600 millik seyahat ve Fiji adalarının keşfi gibi başarıları da göz ardı edilir.

Kaptan William Bligh, Bounty'nin İngiltere'den Tahiti'ye yaptığı yolculukla sonsuza dek hatırlanacaktır. Bu yolculuğun amacı, kolonilerdeki köle sahiplerine zenci kölelerin yemeleri için ucuz ve besleyici ekmek yapmakta kullanılmak üzere bitki tohumları götürmekti. Sağlık koşullarının kötülüğü, ağır disiplin ve mantıksız çalışma saatleri mürettebatın Fletcher Christian liderliğinde ayaklanmasına neden olmuştur. Eğer hakkında söylenenlere inanılırsa Bligh için hak ettiğini bulmuş da denilebilir.

Gerçeklere daha yakından bakılacak olursa, bunun pek de doğru olmadığı görülecektir.

Majestelerinin gemilerinde yaşam 18. yüzyılda çocuk oyuncağı değildir. Yeterli gıda olmaması normal, hastalıklar yaygındı. Sıkı disiplin her gemide vardı ve cezaların sertliği üç aşamalıydı: Bir düzine kırbaç, elli kırbaç ve iki yüz kırbaç. Üçüncüsü ölümcül bir cezaydı. Gemide kadın olmaması, tehlikeli sular, acemi denizciler işi zorlaştırıyordu. Bu şartlarda tabii ki sert disiplin kuralları uygulanacaktı.

Bounty'nin yolculuğu aslında sıra dışıydı, çünkü hemen hiç ciddi bir sorun görünmüyordu. Kayıtlara göre tek bir hastalık vakası bile görülmemişti. Kabul edilmeli ki, Bligh zamanının en iyi kaptanlarından biriydi. Denizdeki koşullar ne olursa olsun, mürettebatını hayatta tutabilecek yeteneğe sahipti. Kırbaçlama olaylarına gelince, o zamanlar bu yöntem hemen hemen her gemide kullanılırdı. Kayıtlara göre Tahiti'den ayrılana dek gemide bir sorun görülmemişti.

Bligh böyle bir yolculuğun normal yolculuklardan daha stresli olduğunu biliyordu. Kaptan Cook ile çıktığı seferlerden deneyimliydi. Bu zorlu seferde ise tayfalarının pek üzerine gitmemeye karar verdi. Ancak güvenlik ve görevin başarılmasının tehlikeye girdiği durumlarda sertleşebilirdi. Bligh bir kaptan ve mürettebatı arasındaki sosyal uzaklığı da aşmıştı. Gemi yönetiminde olmayan mürettebat da zaman zaman kaptanla yemeğe davet edilirdi. Gemi mürettebatında bir muhasebeci olmadığından kaptan bu işi de yapardı ve istediklerine fazladan para verirdi. Nihayet geminin Tahiti'de geçirdiği beş ay sona ermişti. Beş ay bir gemi için uzun bir süreydi ancak Bligh mürettebatın sakinleşebilmesi için süreyi uzun tutmuştu.

Bu faktörlerin tümü bir araya geldiğinde Bligh'in gemi yönetimi işini çok gevşek tuttuğunu söylemek bile mümkün. Kaptanın bu yumuşaklığı, her zaman sert muamele görmeye alışık ve bu beklenti içinde olan gemicilerin ona karşı saygısının azalmasına neden oldu. Böyle bir adamın kaptanlık görevlerini yerine getirip getirmeyeceğinden bile şüphe duyulmaya başlandı. Tahiti'ye kadar mürettebat çok iyi bir iş çıkarmıştı. Tahiti'de ise sanki cennetteydiler.

Yolculuğun devam eden ayağında mürettebat, kolay bir yolculuk ve uzun bir tatilden sonra fazla rahatlamıştı. Taşıdıkları yük yüzünden kendilerine kalacak yer azalmış olan gemiciler, biraz da şımarıklık nedeniyle isyan etti. Liderler, daha önce kırbaçlananlarla kaptana ve gemiye borçlanmış olanlardı.

Bligh'ın iyi bir adam olması ve adamlarını gözetmesi geri tepti ve ayaklanmaya neden oldu. Daha sonra resmi bir araştırma yapıldı ve Bligh'ın ayaklanmada hiçbir suçu olmadığına karar verildi. Ancak adamlarını aşağılayıcı sözler ettiği kabul edildi.

Bligh adamlarını gözetmeyip alıştıkları gibi davransaydı, gemisinin kontrolünü kaybetmez ve görevi başarıyla tamamlardı.
__________________
GRAMER DERSİ

"Sevmek" bir kelimedir.
"Sarı saçlı" dersem bir kız için
Sıfat söylemiş olurum.
"Ben sarı saçlı bir kız sevdim"
Bir cümledir. Sevda dolu bir cümle
Nokta koymalı, durmalı zira.
Zira "açlık" da bir kelime
Cümleye gelmez sarı saçlı kız gibi.
Ah elbet dolaşırsa ölüm sık sık dilime,
"Öleceğim,ölüyorum,öldüm."
Diyeceğim bir gün.
Cloud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:32   #16 (permalink)
Standart

Neye mal olursa olsun intikam almak
1780, Amerika

Savaş beklenmedik tarafların yakınlaşmasına neden oluyor. Amerikan devriminde de buna benzer bir durum yaşanmıştı. Fransa'nın savaşa girmesinin nedeni İngiltere'yle aralarında yüzyıllardır devam eden anlaşmazlıktı. Tarihin cilvesi; ABD'yi yaratan Fransa, İngiltere'den intikam almak istiyordu.

Bazı tarihçiler bizi Fransız devriminin Amerikan devrimini bir kardeş gibi görüp yardım elini uzattığına inandırmaya çalışır. Ancak Fransa'nın Amerika'daki kolonilerin devrimlerini desteklemesinin eşitlik ve özgürlük gibi ideallerle ilgisi yoktu. Yönetimdeki genç sınıf ki bunlara ünlü Lafayatte Markisi de dahildi, Voltaire hayranıydı ve radikal hareketlere sahip çıkmak onlara uygun düşüyordu. Fransızların Amerikan devrimini desteklemelerinin en büyük nedeni İngilizlerden intikam almaktı.

Amerikan devriminin başlamasından sadece on iki yıl önce, Fransa on üç koloninin baş düşmanı olarak görülüyordu. Amerika kıtası Fransız ve Kızılderili savaşlarını görmüştü ve on binlerce insan ölmüştü. 1763 anlaşmasıyla Fransa Kuzey Amerika'dan uzaklaştırılmış olsa da acı anılar birkaç nesil daha kafaları meşgul edecekti.

Fransızlar, İngilizlere karşı kaybettiklerinde zararları kolonicilerin kaybından çok daha acı vericiydi. Koloniciler belki çiftliklerini, ailelerini kaybettiler ama Fransızlar bir imparatorluk kaybetti. İlk başta tam bir zafer mümkün gibi gözüküyordu, ama sonunda Quebec, Ohio ve Missisipi Vadisi kaybedilmişti. Artık on binlerce Kanadalı ve Fransız sadece birer mülteciydi. Savaşta donanmalar, ordular yok olmuş, bir ulusun gururu incinmişti. Bu arada nefret edilen Anglo-Sakson İmparatorluğu sınırlarının dışına yayılıp zenginleşmeye devam ediyordu.

Böylece 1775'de kolonilerde isyan çıktığı haberleri memnuniyetle karşılandı. Son savaşların bitmesi ve isyan çıkması arasında geçen zamanda İngilizler garnizon, bina inşası, yönetim birimlerinin gelirlerinin karşılanması, son savaştan kalan borçların ödenmesi için milyonlar harcamıştı. Bunun tam tersine, Fransa ise deniz aşırı tüm giderlerinden kurtulmuş ve zenginleşmişti. Denizaşırı sömürgelere para harcamadığında Fransa'nın ekonomik açıdan bu kadar gelişebileceği kimsenin aklına gelmemişti. 18. yüzyılın ortalarındaki ekonomik teori tamamen kolonilerden sağlanan hammaddenin getireceği para üzerine kurulmuştu.

İngiliz koloni!erindeki isyanın neler getirebileceğinin gerçekten de kimse farkında değildi. Saraya yakın Fransız entelektüel ve düşünürlerinde birden Amerikandaki isyana yoğun bir destek verme eğilimi baş gösterdi.

Aslında bunların hepsi tarihin en büyük politikacı, entelektüel ve propaganda uzmanlarından biri olan Benjamin Franklin'in başının altından çıkıyordu.

1776'da isyan hükümetinin bir temsilcisi olarak Fransız sarayına giden Benjamin Franklin hemen işe koyuldu. Fransızlar tarafından resmi olarak tanınmamış bir hükümetin temsilcisi olduğu için resmi bir şekilde sarayda takdim edilemezdi ama o zaten tam bir saray adamıydı. Davetlere sansasyon yaratacak kıyafetlerle katılır, armonikasıyla konserler verirdi. Kadınları kendisiyle birlikte çıplak "hava banyosu" yapmaya ikna ederdi. Yetmişlerinde olmasına rağmen Franklin'le bir gece geçirmek için kadınlar sırada beklemek zorundaydılar. Paris sosyetesinde Franklin'in ne kadar çekici bir adam olduğundan başka bir şey konuşulmuyordu.

Bu arada her fırsatta Amerika konusunu gündeme getiriyordu. Entelektüellerle yaptığı sohbetlerde insanlığın girdiği yeni dönemden bahsedip Voltaire, Rousseau ve Aydınlanma'dan övgüyle bahsediyordu. Ekonomistlere doğal kaynaklar açısından zengin olan yeni dünya kolonilerinde sınırsız ve sorunsuz ticaret yapma hakkını, milliyetçilere ise intikam fikrini sunuyordu. "Artık aynı savaşın içindeyiz" diyordu. İki taraf da İngiliz emperyalizmine karşıydı. Açıkça söylenmese de Kanada'yı ve Mississippi Vadisi'nin zenginliklerini tekrar kazanma şansı da olabilirdi.

Franklin, Fransızlara düşünecek çok şey vermişti. Bu arada isyanla ilgili başka tartışmalar da başlamıştı. Sadece bir intikam şansı değil, imparatorluğun yenilenme şansı da vardı. İngiltere'den kurtulur kurtulmaz bu on üç koloninin içlerindeki anlaşmazlıklara boğulacağına inanıyorlardı. Karışıklık sırasında birkaç koloninin kontrolünü ellerine geçirmeleri çok kolay olurdu. İmkanlar sınırsızdı.

Franklin'in başarılı pazarlaması ve Fransızları bu işe sürükleyecek bol miktarda neden olması Amerikan isyanının karlı bir iş olabileceği fikrini güçlendiriyordu. Yükselen ihtiyatlı sesler asi Amerikan ordusunun New York'un kuzeyinde bir İngiliz ordusunu tutsak ettiği duyulduğunda sona erdi. Bu topraklarda bir nesil önce Fransızlar ve İngilizler çarpışmıştı.

Fransa, asi Amerikan hükümetiyle bir anlaşma yaptı ve parasal destek olmaya söz verdi. Amerikan devrimini kurtarabilecek bir zamanlamayla, 1778'in Şubat ayında önemli miktarlarda malzeme, üniforma ve silah İngilizlerin barikatını aşıp Forge Vadisine ulaştı. Bu destek Amerikalılara büyük bir moral verdi. Birkaç ay sonra da Fransa ve İngiltere arasında resmi savaş ilan edildi.

1780'de sanki büyük bir Fransız keşif gücü Amerikan bölgesinde ilerliyordu. Başlarında da Fransız subaylar vardı. Fransızların sağladığı on binlerce tüfek, süngü ve üniformayı üzerlerinde taşıyan Amerikan askerleriydi aslında. Yaşlı Fransız savaş gemileri de Amerikalılara verilmişti. Bu arada Fransız donanması da Hint Okyanusu ve Karayipler'de harekete geçmişti.

Sonuç olarak İngilizler Yorktown'da teslim olduktan sonra savaş iki yıl daha sürdü. Çatışmalar ise Kuzey Amerika'dan Karayiplere, Manş Denizi'ne, Cebelitarık'a, Güney Afrika'ya ve Hint Okyanusu'na kaydı. İspanya ve Hollanda da intikam duygularının peşinde savaşa girdi. Avrupalıların ilgisi Cebelitarık'ı İngilizlerin elinden almaya yoğunlaştığından savaşın başladığı yer olan Amerikan kolonileri önemini kaybetti.

Fransa ise az kalsın amacına ulaşıyordu. Ancak savaşın son yılında her şeyi berbat ettiler. Karayipler'de ve Hint Okyanusunda Fransız filolarının yenilgiye uğraması Fransa'nın planlarını suya düşürdü. Cebelitarık'ı almak için kurulan Fransız-İspanyol ittifakı ise başarısız oldu. Fransızlara kalan büyük miktarlarda borçtu.

ABD'de on binden fazla askerin masrafları, bir o kadar Amerikan askerinin donatılması, askeri harekatlar, donanmanın girdiği savaşlar, yeni gemilerin inşası ve İngiltere'yle savaş halinde olunmasından dolayı Fransız tüccarlarının iş yapamaması Fransa'yı mali zorluğa sokmakla kalmadı, tam bir iflasın eşiğine getirdi. Yıllardır süren çabalar sonuçta hiçbir kar getirmemişti.

Artık beladan kurtulmak isteyen Fransa, Ocak 1783'te İngilizlerle anlaşma imzaladı. Şu kabul edilmeli ki, İngilizler Fransızları Amerika'ya ihanet etmeye zorladı, ancak Fransa ABD'nin tanınması ve İngiliz kuvvetlerinin çekilmesinde ısrar etti.

Bu durumda Fransa gerçekten de bir intikam almış oldu. Ama ödenen bedele gerçekten değer miydi? XVI. Louis bu kararla sonunu hazırlamıştı. Savaşın yarattığı borçların altından kalkmaya uğraşan Louis 1789'da vergi reformu yapmak için bir toplantı düzenlemek istedi. Ancak toplantı yerine devrim yapıldı.

Devrim hareketini Lafayette Markisi başlatmıştı. Louis yardım istediğinde ise Amerikan hükümeti, "Biz yabancı devletlerin işlerine karışmasak daha iyi olur" dedi. Louis, Amerika'ya yardım yüzünden girilen borçlar sonucu kellesini kaybetti. Devrim ise tüm Fransa'yı bir kaosa sürükledi.

O zamanlar Fransa için ABD'ye yardım etmek karlı görünmüştü. Ancak işler yolunda gitmedi. Belki de Fransız garsonların Amerikalı turistlere kötü davranmasının nedeni Amerika'nın yardım etmemesinin cezasıdır.
__________________
GRAMER DERSİ

"Sevmek" bir kelimedir.
"Sarı saçlı" dersem bir kız için
Sıfat söylemiş olurum.
"Ben sarı saçlı bir kız sevdim"
Bir cümledir. Sevda dolu bir cümle
Nokta koymalı, durmalı zira.
Zira "açlık" da bir kelime
Cümleye gelmez sarı saçlı kız gibi.
Ah elbet dolaşırsa ölüm sık sık dilime,
"Öleceğim,ölüyorum,öldüm."
Diyeceğim bir gün.
Cloud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:32   #17 (permalink)
Standart

Arşidükün Otomobili Yanlış Yola Girince
1914, Saraybosna

Yirmi yıl süren düşüşün ardından, İngiltere, Prusya, Avusturya, Rusya ve yeniden monarşiye dönen Fransa imparatorları yeni bir gücün yükselişine hiç de sıcak bakmıyorlardı. Fakat belki de 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında bu devletler arasındaki anlaşma çabalan hiç de akıllıca değildi. Habsburg veliahdının Saraybosna ziyareti göz önüne alındığında, felaketin ayak seslerini duymak hiç de zor değildi,

Napolyon savaşlarından sonra 1815'te Viyana'da toplanan büyük devletler, "güçler dengesi" kavramını ortaya attılar. Sürekli ittifaklar önlenmeliydi. En iyi olan ise pragmatik bir yaklaşım ile güçleri dengelemekti. Tek bir devletin süper güç olmasına karşı güç birliğine gidilmesi kararlaştırıldı. Bundan sonraki seksen yıl boyunca savaşlar oldu.

Fransa ve İngiltere'yi Rusya ile karşı karşıya getiren Kırım sorunu, Fransa ve Avusturya arasındaki 1859 sorunu, 1860'lardaki Almanya'nın birleşme ve devletleşme savaşları... Bu sorunların hiçbiri Viyana'daki kararları doğrulayıcı olarak evrensel bir soruna dönüşmedi.

Bu dengeleri ilk bozan olaylar 1870-1871 Fransa-Prusya savaşı ile başlayan Almanya'daki birleşme savaşları oldu. Napolyon savaşlarından utanç verici yenilgilerle ayrılan Prusya, kuzey Almanya'daki küçük ve ayrı devletleri birleştirip, Prusya krallığına bağlı tek bir devlet haline getirmeyi planladı. Bu plan son derece zekice yola koyuldu. Planı uygulayan, belki de Avrupa'nın 19. yüzyıldaki en büyük devlet adamı ve modern Alman devletinin kurucusu olan Otto von Bismarck idi.

Bu yeni devletin ortaya çıkışı Fransa'ya pahalıya mal oldu. 1870-1871 savaşlarında Alsas ve Loren'i yeni devlete kaptırdılar.

Bismarck diplomatik açıdan zor bir dönemece girmişti. Viyana Konferansında ortaya çıkan prensipleri tamamıyla benimsiyordu. Fakat hiçbir zaman Fransa ile dengeli ve eşitlikçi bir ilişki içinde olamayacağının farkındaydı. Fransa ilk fırsatta kaybettiği topraklan geri almak isteyecek ve yeni kurulan Almanya'yı Ren nehrinin doğusuna geri püskürtmeye çalışacaktı. Bunu yaparken de dünya barışı için ne denli büyük bir tehdit oluşturduğunu düşünmeyecekti bile. Bu değerlendirmeler ışığında Bismarck dış politikada üç prensip oluşturdu.

Birincisi, hiçbir zaman Rusya ile karşı karşıya gelmemekti. 1750'lerde Prusya, Rusya ve Fransa'yı karşısına aldığında, bütün ülke yerle bir olmuştu. İkinci prensip ise, her ne kadar Germen asıllı bir ülke de olsa, Avusturya ile çok yakın ilişkiye girmemekti. Çünkü Avusturya ve Rusya Balkanlarda her zaman düşman olmuşlardı. Ayrıca Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun içinde yaşayan değişik ırktan birçok topluluk birbirine düşmek üzereydi.

Son prensip ise İngiltere ile iyi geçinmekti. İngiltere ile hep ticari alanlarda ortak olmuşlardı. Aynı zamanda ortak kültüre sahiplerdi. Fransa'ya karşı duruşları da benzeşiyordu. Viyana Konferansı denizlerdeki hakimiyeti İngilizlere vermişti ama tüm ülkelere de denizlere açılma konusunda hiçbir sınırlama getirmemişti. Bu sebeple, İngiltere ile zıtlaşmak hiç de akıllıca görünmüyordu.

Bu şekilde yirmi yıl geçti. Alman donanması küçük kalmayı sürdürdü, sadece kıyılarını koruyabilecek güçteydi. Rusya ile karşılıklı yardım anlaşmasına varıldı. Buna göre iki ülke endüstrileşmek ve dost kalmak için birbirine yardım edecekti. Avusturya ile de mesafeli bir ilişki korundu. Bu dengeler II. Wilhelm'in Prusya tahtına çıkışıyla birlikte sona erdi.

Wilhelm dış politikada prensipleri olan biriydi. Fakat çevresindekiler genç Almanlardan oluşan yeni bir nesildi. Çevresindekilerin düşünceleri milliyetçilik ve "ırksal kıskançlık" üzerinde şekillenmekteydi. Almanya'nın "güneşe çıkması"nın zamanının artık geldiğini düşündüler. 18. ve 19. yüzyıllarda İngiltere, Fransa, Belçika ve Hollanda tüm Batı Avrupa'dan daha fazla toprak kazanmıştı. Almanya ulusal gururu gereği kendi payına düşeni almak istiyordu.

Rusya ve Avusturya ile ilgili tutumları değişti. Rusya bir devdi ve daha da büyümesi için bu ülkeye yardım göndermenin anlamı yoktu. Öte yanda Avusturya vardı. Ulusal kimlikler sebebiyle Avusturya'da 19. yüzyılda karışıklıklar baş göstermişti. Avusturyalılar Almanların gerçek kardeşleri idiler. Öyle ki Fransa'ya karşı işbirliğine gitmek durumunda kalmak küçük düşürücüydü.

Wilhelm zamanın geldiğini düşündü ve tahta geçer geçmez yola koyuldu. Birkaç sene içinde yaşlı Bismarck aradan çekildi. Rusya ile olan yardım anlaşması yürürlükten kaldırıldı. Alman donanmasının yeniden yapılanma programı başlatıldı. Afrika'daki bazı bölgelerde ve Pasifik'teki bazı adalarda kolonileşme çabalarına girişildi. Avusturya ile daha yakın bir ilişkiye geçildi. Wilhelm'in yaptıkları milliyetçi Almanlar arasında da heyecanla karşılandı ve desteklendi.

1907'de Wilhelm, Rusya'yı, Avusturya'nın Bosna'yı almasına ve Balkanlardaki ilerlemesine karşı gelmekle eleştirdi. İstanbul'u ele geçirmeye uğraştığı için de Rusları yerden yere vurdu. Tüm okyanuslarda bayrağını dalgalandırmak ve İngiltere ile başa baş hale gelmek için donanmayı güçlendirmeye devam etti. 1905'te İngiliz donanması Fransa ile olabilecek bir savaşı düşünmekten vazgeçerek Kuzey Denizi'ne yöneldi ve orada Almanya'ya karşı bir tatbikata girişti. Fakat Almanlar gidişattan ve donanmalarının güçlenmesinden son derece memnundular.

1910'da sömürgeler kurdular. Mevcut dengeleri bozmaktan hiç çekinmediler. Fransa otuz yıl önce kaybettiği yerler yüzünden intikam hırsıyla Rusya ile gizli anlaşmalar yaptı. Rusya da Sırbistan ile pakt kurdu. Almanya gizlice Avusturya'ya "istediğin gibi hareket et ve ilerle, daima arkanda bizi bulacaksın" mesajı gönderdi. İngilizler, Hollanda ve Belçika ile ortak hareket edeceklerini, Kuzey Denizi'nin güneyindeki sahillere inmeyi deneyecek her gücün karşılarında kendilerini bulacağını deklare ettiler.

Japonya bile sahneye çıktı, İngilizlerle ortak pakta girdi ve Pasifik'teki İngiliz çıkarlarını koruyacağını açıkladı. Bundan sonra beklenen tek şey, bir sömürgeyi düşürme girişimiydi.

Bu şekilde 1914 Saraybosna ziyaretine gelindi. Bu ziyaretin arkasındaki mantık hiçbir zaman bilinemedi. Yedi yıl öncesinde Avusturya, Bosna ve Hersek'i Osmanlı İmparatorluğundan savaşmaksızın almıştı. Bu bölgede, günümüzde de olduğu gibi, birçok etnik grup yaşamaktaydı: Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Arnavutlar ve Bosnalı Müslümanlar. Küçük Sırp ülkesi doğudaki komşularıydı. Eski Osmanlı sisteminden çıkan Sırplar, bağımsızlık kazandılar ve Ortodoks-Slav dostları Prusya'dan destek istediler. Rusya zaten Avusturya'nın yayılmasına karşı Sırpları kullanmaya dünden razıydı.

Sırbistan'da da değişiklikler göze çarpıyordu. Kendi içlerindeki radikal gruplar, ("Karakol Hareketi" gibi) Balkanları yöneten hanedanın eskiden beri Sırplardan geldiğine inanıyorlardı. Bu duruma rağmen, Avusturyalılar bu küçük Sırp ülkesini ele geçirmeye karar verdiler. Bunu kendi içlerindeki etnik farklılıklara aldırmadan gerçekleştirme yoluna gittiler. Ordularında bile birkaç değişik dil ve diyalekt konuşuluyordu ve şimdi buna yeni bir karışıklığı katma yolundaydılar.

Eski imparator, Franz Josef yarım yüzyıldan daha fazla süredir tahtını koruyordu. Artık dokunulmazlık kazanmış bile sayılabilirdi. Kıvılcımı ateşleyen ise onun varisi Arşidük Ferdinand oldu. Ferdinand, Saraybosna'yı ziyaret etmeyi planlamıştı.

Ülkenin istihbarat birimleri Bosna'daki Sırp terörist grupların bir suikast hazırlığı içinde olabileceğine dair duyumlar almışlardı. Fakat bir şekilde bu duyumlardan Ferdinand'ın hiç haberi olmadı. Bazıları Ferdinand'ın uyarılmamasının nedenini ona yapılacak bir suikast sonucu Sırplara savaş açabilmenin mazereti olarak gösterirler.

Saraybosna'ya trenle gelen Ferdinand ve eşi, üstü açık bir arabayla şehir merkezine doğru yola çıktılar. Karakol hareketine mensup teröristler gerçekten de pusu kurmuşlardı. Arabanın izleyeceği yolun haritasını elde etmişler ve aralarında işbölümü yapmışlardı. Her grup görev yapacağı yerde konuşlanmıştı. Konvoy şehir merkezine yaklaştığında, içlerinden biri bombanın pimini çekti ve konvoya doğru fırlattı... fakat yanlış arabaya.

Bomba patladı, konvoydakilerden bazıları ile kimi gözlemciler yaralandılar. Ferdinand turun devam etmesi için ısrar etti. Konvoy şehir merkezine girdiğinde, teröristlerden biri, Princeps, yanlış bir yerde beklemekteydi, çünkü kendisine yanlış bilgi vermişlerdi. Boş bir caddenin köşesinde bekliyordu, bu caddeye konvoyun uğraması planlanmamıştı bile.

Ferdinand şehir meydanında konuşma yaptı, halkı selamladı ve programını tamamladı. Ferdinand'ın şoförü yolu karıştırdı ve yanlış bir sokağa girdi. Hatasını anlayınca bir an için durdu ve geri dönmeye karar verdi. Princeps kurbanının birkaç metre ilerisinde olduğunu gördü. Silahını Ferdinand ve eşinin üzerine doğrulttu ve tüm mermileri boşalttı.

Ve böylece yirmi yıllık bekleyiş çatışmaya dönüşmüştü. Avusturya, Sırbistan'a savaş açmak için artık mazerete sahipti. Planlı olup olmadığı hiçbir zaman bilinmeyecek olsa da, Ferdinand suikastın ardından ülkesine götürüldü ve üçüncü sınıf bir cenaze töreniyle gömüldü. Savaşın başlatılması için feda edilmiş biri gibiydi.

Sırbistan, Rusya'dan Pan-Slav dayanışması adına destek istedi. Rusya işe karıştı ve Avusturya, Almanların "arkandayız" mesajını hatırlatarak yardım istedi. Almanya işe karıştı ve Rusların geri çekilmesi için müdahale etti. Wilhelm, Ruslardan para musluklarını kesince Fransızlar derhal Ruslarla ittifak içine girmişlerdi.

Almanya, Fransa'nın Rusya ile birlikte hareket edeceğini bildiğinden Fransa'ya saldırdı. Bunun için de Belçika'dan geçmek zorundaydı, ama böylece İngilizlerin de savaşa girmesine neden oluyordu. Sağduyu sahibi tek ülke, en azından bir süre için, İtalya'ydı. Avusturya ile ittifakı vardı ve bir yıl sonra savaşa katıldı.

Yirminci yüzyılın başında dış politikadaki yüksek ideal ve arzular, onlarca milyon insanın hayatına mal olurken, Avusturya, Rusya ve Almanya gibi devlerin çöküşüne, komünizm, faşizm, II. Dünya Savaşı, Soğuk Savaş ve nükleer silahlanma yansına zemin hazırladı.
__________________
GRAMER DERSİ

"Sevmek" bir kelimedir.
"Sarı saçlı" dersem bir kız için
Sıfat söylemiş olurum.
"Ben sarı saçlı bir kız sevdim"
Bir cümledir. Sevda dolu bir cümle
Nokta koymalı, durmalı zira.
Zira "açlık" da bir kelime
Cümleye gelmez sarı saçlı kız gibi.
Ah elbet dolaşırsa ölüm sık sık dilime,
"Öleceğim,ölüyorum,öldüm."
Diyeceğim bir gün.
Cloud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:33   #18 (permalink)
Standart

100 Saat Savaşı
1990, İran Körfezi

Yakında meydana gelmiş bir hata üzerine ikinci kez düşünmek tehlikelidir. Tarih, bugün üzerine olan perspektifinizi de değiştirir. Adolf Hitler'i Almanya Şansölyesi yapan seçimlerin ulusal ruhunu ve görünürdeki istikrarım birçok Amerikalı pek beğenmişti. Başkaları da Joseph McCarthy'nin ülkeyı kurtardığını sanıyordu ama aslında Anayasayı çiğnemekten başka bir iş yapmıyordu.

Körfez Savaşı üzerinden henüz fazla bir zaman geçmemiş olmasına rağmen bugün anlaşılıyor ki, dönemin Başkanı Bush'un aldığı bir asken karar diğerleriyle çelişki içindeydi. Bush "un en iyi kararlarından biri savaşın yönetimini generallere bırakması ve onların da işlerinin gereğini yapmalarına olanak bulmalarıydı.

Örneğin eski Başkan Lyndon Johnson Vietnam Savaşı sırasında uçakların bombardımanlarını günlük emirlerle doğrudan yönetmeye hevesliydi. Bush bunu yapmaya yeltenmedi. Bush'un bir diğer başarısı Irak'ın çevresindeki Arap ülkelerinin askerleri de dahil olmak üzere tüm askeri kadro için ortak bir hareket zemini oluşturmasıydı. Ama bu durum Bush'u kötü bir karar vermeye de sevk etti ve bugün hala Amerikalılar bedelini ağır bir şekilde ödemeye devam ediyor.

Çoğunluğu Amerikan askerlerinden oluşan ve yine Amerikan komutası altında olan Birleşmiş Milletler kuvvetleri Irak ve Kuveyt sınırlarında aylarca oturduktan sonra birden Irak'ı işgale başladılar. Irak'ı aylarca havadan dövdükten sonra birçoğu silah altına yeni alınmış askerlerden oluşan Irak ordusu çok kısa sürede dağıtıldı veya teslim alındı. Her şey iyi görünüyordu.

Ama ABD'nin Arap müttefikleri Saddam Hüseyin'in artık kendileri için bir tehdit oluşturmayacağını garantilemek istediklerinde yeni bir sorun ortaya çıktı. Reel politikayı kavradıklarından ve tarihten gelen tecrübeleriyle Birleşmiş Milletlerin (Amerikalılar diye de okuyabilirsiniz) önde gelen Arap ülkelerinden herhangi birini işgal etmeyeceğini biliyorlardı.

Amerikalıların onlarca yıldır İsrail'e gösterdiği dostluktan ve Sırpların Avrupa'nın ortasında yürüttükleri Müslüman kasaplığına Avrupa devletlerinin yanı sıra ABD'nin gösterdiği soğukkanlılıktan sonra birçok Arap liderinin ABD'nin tutumuna güven duymaması çok doğaldı.

Savaşın üçüncü gününde Irak'ın kaybettiği anlaşılmıştı. Irak'ın en modern silahlı gücü olan Cumhuriyet Muhafızları Saddam Hüseyin'in "bütün savaşların anası" diye nitelendirdiği savaşta hemen tümüyle yok edildi. Kuveyt bütünüyle yeniden ele geçirilirken Bağdat civarındaki hava savunma tesisleri de aylarca etkisiz kalacaktı.

Bağdat sokakları geri çekilen askerler ve sivil halkın kalabalığından yürünmüyordu. ABD silahlı kuvvetleri ile Bağdat arasında Irak'ın tek bir silahlı birliği, Amerikalıların Bağdat'a girişini engelleyebilecek hiçbir güç yoktu.

İlk günlerin çarpışmalarından sonra elde edilen başarı sonucunda dünyanın diğer ülkelerinin ve özellikle Rusya Federasyonunun tutumunu değiştirmesi de önemliydi. Bu ülkeler Birleşmiş Milletler'i arkasına alan ABD'nin Kuveyt'i kurtardığı kanısındaydılar.

BM kararları Irak hükümetinin ne olacağıyla veya Saddam'a ne yapılacağıyla ilgilenmiyordu. Gerçi Saddam'ı ikinci bir Hitler ilan eden Bush her ne pahasına olursa olsun onu durdurmak için çağrılar yaptı ama Amerikan kuvvetleri de geri çekilmekte olan Irak askerilerini takip ederek Bağdat'a doğru ilerlemeye kalkışmadı.

Ancak tüm uluslararası değerlendirmelerin ötesinde bir şey daha vardı; geride kalan uzun yıllar göstermişti ki, başka bazı ülkelerde olduğu gibi Arap kültüründe de bulunan bir şeyler fanatiklerin doğmasına yol açıyordu. Bu durum İslam'ın ilk günlerinde de vardı, bugün de hala var.

ABD bu gerçeği dikkate alacak olsa Irak'ı işgal etmekten başka seçeneği olmuyordu. Saddam Hüseyin kendisi dışında ülkesindeki bütün politik odakları tasfiye etmişti, Saddam'ın yerine geçebilecek herhangi bir güçten söz edilemezdi. Irak ordusunun İran'la uzun süren savaşında gösterdiği performans aslında halkın kararlılığını yansıtan bir şeydi. Dolayısıyla bir işgal durumunda Irak halkının göstereceği tepki ABD açısından önemliydi.

Bunun da ötesinde, zaten ABD de Vietnam deneyiminden üçüncü dünya ülkelerinin kontrolünün ne kadar zor olduğunu biliyordu. Yüksek teknolojiye sahip silahlarla yarım milyonluk Irak ordusu çökertilebilir, savaş gücü etkisizleştirilebilirdi ama olası bir işgale tepki gösterecek ve direnişe geçecek bir halkın bastırılması ve denetlenmesi o kadar kolay değildi. Bu halk neler yapabileceğini yakın geçmişte yer alan İran'la savaşta da göstermişti. Diğer Arap ülkelerinde olanlar da yine yeterli bir fikir veriyordu.

Herhalde tüm bunlardan dolayı Başkan Bush Saddam Hüseyin'i parçalanmış ülkesinin başında bırakmış olmalı. Amerikalılar Irak'ı işgal etse bile Saddam'ı hemen kontrol altına alamazlardı. Sovyetler bunu komşuları Afganistan'da denemişler ve başaramamışlardı. Belki de uluslararası baskıdan dolayı bu sonuç ortaya çıkmıştı.

Bu arada ABD'nin Arap müttefikleri de ABD'ye düşman bir yönetimin nasıl devrildiğinin bir örneğini görmek istiyorlardı ama belki de Bush yönetiminin kararı basitçe fazla kayıp vermeme ve planlandığı gibi savaşı 100 saat içinde bitirme arzusuna dayanıyordu. Evet, hangi nedenle olursa olsun, Bush savaşı sona erdiren ve Saddam'ı da Irak'ın başında bırakan kararı verdi.

O tarihten bu yana bölgede çeşitli anlaşmazlıklar ve krizler oldu, Irak biyolojik ve nükleer silahlara sahip olmak için yatırımlarına devam etti ve ABD de uzay programları için harcadığı paradan on misli daha fazla parayı Körfez'de tutmakta olduğu askerleri için harcamaya devam etti. Gelecek on veya yirmi yıl içinde tarih bu kararın doğru olup olmadığını gösterecektir...
__________________
GRAMER DERSİ

"Sevmek" bir kelimedir.
"Sarı saçlı" dersem bir kız için
Sıfat söylemiş olurum.
"Ben sarı saçlı bir kız sevdim"
Bir cümledir. Sevda dolu bir cümle
Nokta koymalı, durmalı zira.
Zira "açlık" da bir kelime
Cümleye gelmez sarı saçlı kız gibi.
Ah elbet dolaşırsa ölüm sık sık dilime,
"Öleceğim,ölüyorum,öldüm."
Diyeceğim bir gün.
Cloud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:34   #19 (permalink)
Standart Tarihteki En İlginç Vergiler

Tarih içinde birçok devletin uygulamaya koyduğu ilginç vergiler dikkati çekerken, peruktan, öküz arabasının izinden hatta tekrar evlenen kadından bile vergi alınmış.

Yeminli Mali Müşavir Cazim Gürbüz tarafından kaleme alınan ve yıl içinde yayımlanan "Edebiyatlaşan Vergiler Vergi ve Muhasebede Bilinmeyenler" adlı eserde, şair ve yazar muhasebeciler hakkında bilgi verilirken, vergi ile ilgili ünlü şair ve halk ozanlarının yazdığı şiirlere de yer veriliyor.

Ünlü muhasebecilerden örneklerin yanı sıra yaşanmış ilginç vergi anılarının da yer bulduğu kitapta, bilinen ilk vergilerinin 6 bin yıl önce eski Mısır ve Mezopotamya’da tahakkuk ettirildiği ifade ediliyor.

İspanya’da 14. yüzyılda tekrar evlenen kadından vergi alındığı anlatılan kitapta, Venedik’te 15. yüzyılda da peruktan vergi alındığı ifade edilerek Avrupa’da kral ve prenslerin vaftiz edilen çocuklardan, öküz arabalarının teker izinden bile vergi alındığına dikkat çekildi.

18. yüzyılda Prusya Kralı 2. Frederick’in çizmelerden vergi alınmasını emrettiği kaydedilen kitapta, ustura imalathanelerinden rüşvet aldıkları iddialarına kulak tıkayan Rus çarlarının sakallılardan özel vergi tahsil ettiklerini kaydediliyor. Aynı dönemler içinde Polonyalılar’ın "Baca Vergisi"ni ödememek için evlerinin bacalarını yıktıkları de kaydediliyor.

Uruguay’ın Durazno Kent Meclisi’nin 1867 yılında erkeklere bıyık vergisi koyduğu ve her santimine 2 peso olarak alınması planlanan vergiden tepkiler nedeniyle vazgeçildiğini bilgisinin de bulunduğu kitapta, Antik dünyanın harikalarından olan Halikarnas Mozolesinin halktan alınan ağır vergilerle inşa edildiği, günümüze kadar ulaşan söylenceye göre mozolenin inşası için uzun saç ve sakaldan dahi vergi alındığına dikkat çekiliyor.

Tek Parti döneminde Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı Beyin bekar erkeklerden vergi alınması isteğine ünlü yazar Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, "Evlenmedim, evlenmeyi de düşünmüyorum. Bekarlığın ceremesi kaç lira ise çekmeye hazırım" diye cevap yazdığı anlatılan kitapta, muhasebe tarihi ile ilgili de ilginç bilgiler yer alıyor.

İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın muhasebe uygulaması nedeniyle adının demirbaş olarak tarihe geçtiği ileri sürülen kitapta, 1697 yılında kral olan Şarl’ın Rusya, Danimarka ve Polonya arasındaki ittifakı bahane ederek önce Danimarka’ya sonra Rusya ve Polonya’ya savaş açtığı hatırlatılarak, Moskova’ya kadar ilerlediği sırada kışın ve salgın hastalıklar nedeniyle yenilen Şarl’ın Osmanlı’ya sığındığı belirtiliyor.

İsveç kralı ve 600 adamının tüm giderleri Osmanlı Devleti tarafından karşılandığı kaydedilerek 5 yılı aşkın süre Osmanlı topraklarında kalan kralın demirbaş lakabının misafirlik giderlerinin karşılanması için çıkan mevzuat tartışmaları sırasında takıldığı belirtiliyor. Bu giderlerin hangi bütçe kaleminden karşılanacağı konusunda Osmanlı maliyesinde sorun çıktığı ve sonunda harcamaların bütçedeki demirbaş kaleminden karşılanmasına karar verildiği ve lakabının demirbaş olarak kaldığı ileri sürülüyor.

Ünlü Arap Tarihçi Mesudi, 10. yüzyılda yazdığı "Murûc Ez-Zeheb (Altın Bozkırlar)" adlı eserinde, Çin’de vergi toplama işi ve diğer bazı hizmetlerde hadımların kullanıldığını, hatta bazı kimselerin saraya sokmak ve orada hızla yükselmelerini sağlamak için çocuklarını hadım ettirdiklerini de kitapta dikkat çekici bilgiler arasında yer alıyor.

Kitapta, Osmanlı’nın seferlerine seyyar bir Maliye Bakanlığı götürdüğüyle ilgili şu bilgiler de bulunuyor:

"Sefere çıkan orduda birinci otağ Padişahın, onun hemen yanında ikinci daha ufak otağ ise Defterdar ve Hazine’ye aitti. Bu otağ ufak çapta seyyar Maliye Bakanlığı idi. Padişah otağı ile yana yana konularak beraber korunuyordu. Defterdar otağının içi kalabalıktı. Muhasebe defterleri, rahleler üzerinde ruznamçeciler (muhasebeciler) tarafından sefer esansında yapılan masraflar yazılıyordu. Ne masrafı idi bunlar?

Atların ve diğer hayvanların kuru ve yaş gıdaları, askerin yemek ihtiyaçları, giyim ihtiyaçları, gerekirse su ihtiyaçları buna benzer taşınamaz veya taşınması seferin hızını yavaşlatacak erzak, yol üstündeki insanlardan para ile satın alınıyordu. Bu insanlar her türlü din, ırk ve soydan gelenlerdi. Hiçbir ayrım yapılmaksızın ödeme yapılıyor, anında ruznamçe defterlerine yazılıyordu.

Sefer dönüşü bu masraflar Divan’da padişaha, sadrazam ve vezirlere sunuluyordu. Tahmin edilebilir sanıyorum; bu seferlerin masraf toplamları işgal edilen yörelerden alınacak vergilerle karşılanması için Divan’a bilgi veriliyordu."

Sümerlerin evlenme, boşanma ve ölümden bile vergi aldığı anlatılan kitapta, bir Sümer tabletinde "Bir beyiniz, bir kralınız olabilir; ancak asıl korkulacak olan bir vergi memurudur" ifadesinin yer aldığına dikkat çekiliyor.

Asur tabletlerinde tüccarların hangi kentten daha kolay vergi kaçakçılığı yapıldığı konusunda birbirleriyle yazışmalarının olduğunun bilindiği kaydedilen kitapta, Babiller’in M.Ö 2300 ila 2100 yılları arasında kil levhalar üzerine yapılmış haritalarla vergi topladığı ifade ediliyor.

1057 yılında bugünkü İngiltere’nin hakimi olan Mercia Dükü Leofric, Coventry kenti halkına insafsızca ağırlıkta yeni vergiler salınacağını açıklayınca, eşi Leydi Godiva "Böyle bir şey yaparsan kenti çırılçıplak dolaşırım" diye tehdit eder. Kitapta, yaşanan olay şöyle anlatılıyor:

"Bu tehdide rağmen ağır vergileri konulunca Leydi Godiva, çırılçıplak soyunup bir ata biner ve kent sokaklarında dolaşır. Ancak daha önce haber gönderip, Coventry halkının kendisi sokaklardan geçerken pencerelerinin perdelerini kapatmasını ister. Kentliler buna uyar. Sadece Tom adında bir kişi perdenin aralığında çıplak kraliçeyi izler. O günden beri de İngilizce’de röntgenci deyiminin karşılığı olarak ’Peeping Tom’ kullanılır"
__________________
GRAMER DERSİ

"Sevmek" bir kelimedir.
"Sarı saçlı" dersem bir kız için
Sıfat söylemiş olurum.
"Ben sarı saçlı bir kız sevdim"
Bir cümledir. Sevda dolu bir cümle
Nokta koymalı, durmalı zira.
Zira "açlık" da bir kelime
Cümleye gelmez sarı saçlı kız gibi.
Ah elbet dolaşırsa ölüm sık sık dilime,
"Öleceğim,ölüyorum,öldüm."
Diyeceğim bir gün.
Cloud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Türkiye +4. Şuan Saat: 11:39.

Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0 knight online
site ekle Alexa Toolbar TOPlist Message Board Statistics