Sensizliksokagi | Türkiyenin En Kaliteli Formu

 

Tarihte İz Bırakanlar

Büyük Türk Tarihi icinde Tarihte İz Bırakanlar konusu , Vatan Müdafaasının fedakâr mücahidesi NENE HATUN Mukaddesâtını, vatanım her zaman canlarından aziz bilen halkımız, vatanlarına gelen hücumlara karşı yediden yetmişe, erkeğiyle, kadınıyla, yaşlısıyla, genciyle karşı durmuş ve tarihe şan veren ...


Geri Dön   Sensizliksokagi | Türkiyenin En Kaliteli Formu > Kültür & Sanat > Dünya ve Türk Tarihi > Büyük Türk Tarihi

Kayıt ol Albümler Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et


Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 17-08-2008, 12:47   #11 (permalink)
Standart

Vatan Müdafaasının fedakâr mücahidesi
NENE HATUN
Mukaddesâtını, vatanım her zaman canlarından aziz bilen halkımız, vatanlarına gelen hücumlara karşı yediden yetmişe, erkeğiyle, kadınıyla, yaşlısıyla, genciyle karşı durmuş ve tarihe şan veren müdafalar yapmışlardır.
Vatan müdafaasında kadınlar da erkekleri ile fedakârlık yarışına girişmiştir. Zaman olmuş cephe gerisinde yaralılara hizmet etmiş, cephane taşımış, cephane imâlinde çalışmış, zaman gelmiş düşmanı Yurdundan defetmek için cepheye koşmuştur. İşte Nene Hatun da düşmanı defetmek için cepheye koşan kahraman kadınlardan birisidir.
93 Harbinin en çetin safhalarının cereyan ettiği günlere gidiyoruz. Rus ordusu 160 bin asker ve 189 topla Kafkas cephesine hücum etmektedir. Buna karşılık ordumuzun asker mevcudu 60 bindir. Silah ve cephane de Ruslarınkinden çok çok azdır...
Doğu Beyazıt'tan Batum'a kadar uzanan 340 kilometrelik cephe boyunca ordumuz, Müşir Katırcıoğlu Ahmed Muhtar Paşa'nın kumandası altında düşmanla amansız bir mücadeleye girişmiştir. Düşmanın kalabalık oluşuna, silah üstünlüğüne aldıran yoktur. Lâkin ağır kış şartları askerlerimizi yıpratmaktadır.
Moskof ordularının hedefi Erzurum şehridir. Burası ele geçirildiği takdirde Doğu Anadolunun bütünüyle ele geçirileceğine inanmaktadırlar.
Düşmanın bütün hücumları kahraman askerlerimizin göğsüne çarpıp erimektedir. Mertlikle galebe çalamayacağını anlayan düşman hileye başvurur. Tabyaları baskınlarla ele geçirmeyi planlar. Bunun için de Türkçeyi ana dilleri gibi konuşan Ermenilerin yardımıyla ve onlann kılavuzluğu altında 9 Kasım 1877'de Aziziye tabyasına, saldınp nöbetçileri şehit ederler. Durum anlaşılınca tabyada boğaz boğaza bir muharebe başlar.
Düşmanın siperlerimize hücum edip, tabyalarımıza girdiği haber; Erzurum'da bomba gibi patlar. Müezzinler minarelerden durumu haber vererek, herkesi cihada davet ederler.
Bütün Erzurumlular kadın, erkek ellerine ne geçirdilerse alarak Aziziye tabyasına koşuşmaya başlarlar.
Haberi duyan henüz yirmi yaşlarında olan Nene Hatun kundaktaki kız çocuğunu ve biraz büyükçe oğlunu "Sizleri Allah"a ısmarladım yavrularım" diyerek bağrına basmış, onları öptükten sonra eline et satırını alarak cepheye koşmuştur. Nene Hatun'un evinde başkaca kimse yoktur. Cepheden ağır yaralı gelen kardeşi Hasan bir gün önce şehid olmuştur.
Kocası cephede düşmanla vuruşmaktadır...
Aziziye tabyasına ulaşan Nene Hatun bacılarıyla, kardeşleriyle birlikte düşmanın üzerine atılır. Haberi duyar duymaz koşuşan Erzurumluların elinde sopa, taş, kazma, kürek ve yaralayıcı, öldürücü ev âletleri ve bir de dillerinde, kalplerinden kopup gelen "Allah Allah" sadâsı vardır. Âhirete inananlar şehâdeti en yüce mertebe bilmenin heyecaniyle cansiperane vuruşmaktadırlar.
Nene Hatun'un elindeki et satın düşman askerlerinin kafalarına yıldırım gibi inmektedir. Bir yandan da "vurun kardaşlarım, vurun bacılarım, kâfirlere aman vermeyin" diye haykıran Nene Hatun'un bu kahramanlığını gören Erzurumlular coşmuştur. Neticede Aziziye tabyasındaki düşman bütünüyle imha edilmiş ve tabya düşmandan geri alınmıştır. Yüzlerce şehit veren Erzurumluların bu cihetten gönülleri yaralı, fakat düşmanı defettikleri için kalpleri ferahtır...
Aziziye tabyasının geri alınmasında canla başla çalışan Nene Hatun bir semboldür. Müslüman kadınların yeri geldiklerinde nasıl kahraman kesileceklerine bir örnektir... O hayatı boyunca bu hâdiseden fazlaca bahsetmemiş, bahsi geldiğinde, "Biz ne yaptık ki, bizim yaptığımız ne ki yavrularım..." diyerek Anadolu insanının engin tevazuunu nur yüzüne peçe yapmıştır... O, ne yapmışsa rıza-ı İlâhi için yapmıştır. Bu yüzdendir ki kendisinden ve gösterdiği fedakârlıktan bahsetmemiştir.
1857'de Erzurum'da doğan Nene Hatun 22 Mayıs 1955'te Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:47   #12 (permalink)
Standart

Örnek Devlet idarecisi ve büyük âlim
AHMED CEVDET PAŞA
19. asrın en meşhur Devlet adamı ve âlimlerinden birisi de Ahmed Cevdet Paşa'dır.
Cevdet Paşa Devlet kademelerindeki icraatlarıyla, telif ettiği eserlerle ve hukuk sahasındaki üstün başarısıyla devrinde ve sonraki yıllarda takdirle hatırlanmıştır.
27 Mart 1822'de Lofça'da doğan Cevdet Paşa ilim âlemine çok küçük yaşında adımını atmıştır. Dedesi Ahmet Ağa Prut gazilerindendir. Babası İsmail Ağa Lofça'nın idare meclisi azâsıdır. Annesi Ayşe Sünbül Hanım da kültürlü, ilim, irfan kıymeti bilir bir kadındır. Bu şekilde ilme kıymet veren bir aile muhitinde büyüyen Ahmet Cevdet, ilk tahsilini doğduğu kasabada yapmış, çok kuvvetli bir dinî kültür edinmiştir. 17 yaşına kadar Lofça'daki âlimlerden dinî ilimlerin yanı sıra, Arapça, mantık ve fen ilimleri tahsil etmiştir. Fıtraten, zeki, kabiliyetli ve çalışkan olan Ahmet Cevdet 1839'da İstanbul'a gelmiş ve Fatih Camiinde tahsiline devam etmiştir. Bir taraftan öğrenirken diğer taraftan da öğrendiğini öğretmektedir. Devrin ricali, âlim ve şairleriyle tanışmış, hepsinin takdirini kazanmıştır.
1844'te Dârül-Mesnevî'nin açılışı esnasında padişah I.Abdülmecit'in huzurunda Mesnevi-i Şerif icazetini almıştır.
Medresede, hadis, tefsir, mantık, âdap, ilm-i kelam, hikmet, hendese, hesap, cebir, kozmoğrafya, coğrafya tahsil ederek kuvvetli bir ilmî yapı kazanmış olan Cevdat Paşa, devlet hizmetinde çeşitli kademelerde selâhiyetini ortaya koymuş ve her vazifesinde muvaffakiyet göstermiştir.
1845'te Müderris oldu. 1850'de Meclis-i Maârif âzâlığı ile Darülmuallimîn müdürlüğüne tayin edildi-. 1851'de devrin en yetkili ilim müessesesi olan "Encümen-i Dâniş"e âza tayin edildi. Bu vazifede iken "Kavâid-i Osmaniyye" isimli dilbilgisi kitabını Sultan Abdülmecid'e takdim etti. 1853'te de otuz yılda ikmal edeceği 12 ciltlik meşhur eseri "Tarih-i Cevdet" in üç cildini tamamlayarak padişaha sundu.
Cevdet Paşa bir yandan resmî vazifelerini yaparken bir yandan da ilmî faaliyetini devam ettirmekte, durmadan eser telif etmekteydi. Onun parlak çalışmalarla geçen vazife hayatına göz atmaya devam edelim:
1855'te Vak'anüvis olan Cevdet Paşa, yine aynı sene içerisinde Galata Mollası olarak hizmet verdi. Meclis-i Âli-i Tanzimat âzası oldu. Bu vazifede iken cezaî kanunnâmeleri tamamlamada çalıştı. 23 Mayıs 1863'te Bosna-Hersek müfettişliğine gönderildi. Bu vazifeden dönüşünde kendisine Osmanlı nişanı verildi. 1865'te vezir (paşa) rütbesini kazandı ve akabinde Haleb Valiliğine tayin olundu. 1868'de İstanbul'a çağrılarak "Divan-ı Ahkâm-ı Adliye" ve "Cemiyet-i İlmiyye" başkanlıklarına getirildi. Cevdet Paşa, yirmi sene bu vazifede kaldı. Bu vazifede iken 1872'de Maraş valiliğine (18 gün), Bursa valiliğine gönderilmişse de sonradan tekrar çağrılarak, Hanefi fıkhının temel alındığı kanunların tanzimi için çalışan heyetin başına getirildi.
Temel hukuk eserlerinden olan ve uzun zaman kullanılan "Medeni kanunları" muhtevi Mecelle'nin tanziminde en büyük vazifeyi yüklenmiştir.
Cevdet Paşa çeşitli defalar, mühim devlet makamı olan nazırlık (bakanlık)larda bulunmuş ve bu makamlarda iken çok değerli icraatlar yapmıştır.
Vefatına kadar, beş defa adliye, üç defa marif, iki defa evkaf (vakıflar), birer defa da dahiliye (içişleri), ticaret ve ziraat (tarım) nazırlığı yapmıştır. Ayrıca Şûrayı Devlet (Danıştay) reisliği de yapmıştır.
Mühim devlet idareciliği esnasında isabetli karar vermesiyle de tanındı. 1877'deki Osmanlı-Rus harbinin aleyhinde bulundu ve devletin harbe girmesini istemedi, fakat imkânları elvermediğinden harbe mani olamadı.
25 Mayıs 1895'te İstanbul'da Hakkın rahmetine kavuşan Cevdet Paşa geride kendisini rahmetle andıran değerli eserler ve uzun yıllar boyunca verilen değerli hizmetler bıraktı. Fatih türbesi mezarlığına defnedildi.
Cevdet Paşa, tarih, hukuk, edebiyat ve dinî ilimler sahasında kıymetli eserler telif etmiştir. Başlıcaları şunlardır:
Kavâid-i Osmaniye, Belâgat-i Osmaniye, Kavâid-i Türkiyye, Divançe (kaside ve gazeller), Tezâkir (tarih), Tarih-i Cevdet, Mâruzât, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefâ... Ayrıca kendisinin başkanlığındaki ilmî bir heyetin hazırladığı ve 1868'den 1926'ya kadar 58 sene mer'iyette kalan MECELLE'yi de Cevdet Paşa'nın emek verdiği eser olarak kabul etmek lazımdır.
Cevdet Paşa Yurdumuzda Hukuk Fakültesinin kurucusu olarak da isim yapmıştır.
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:49   #13 (permalink)
Standart

İsa Yusuf Alptekin
"Gönül arzu eder ki, Türkistan meselesinin halledilmesi davasında öncülük şerefi, Türkiye'nin hakkı olsun...."
İsa Yusuf Alptekin 1901 yılında Kaşgar vilayetine bağlı Yenihisar kazasında dünyaya gelir. Babası Yusuf Bey aynı kazaya bağlı SAYLIK köyünde çiftçilikle uğraşan Kasım Hacı Muhammed Ali isimli bir zatın oğludur.
Annesi Ayşe Hanım da yine Yenihisar'a bağ1ı ''YENİ ÖSTEN'' köyünde çiftçilikle uğraşan Hasan isimli bir zatın kızıdır. İsa Yusuf Bey hatıralarında annesinin okuma yazma bilmediğini belirtir. Ama doğum tarihini doğru tespit ederken de annesinin verdiği bilgilerden faydalanır. Babası önce köy mektebine vermiş daha sonra Çinli kaymakamın zoruyla Yenihisar'da Çince öğretim yapan bir okula gönderilmiş. Bu okulu bitirdikten bir müddet sonra onu Paraç'a bey olarak tayin etmişler. İsa Yusuf Alptekin babasının tayin beratını bulur ve üzerindeki tarihin 1901 olduğunu görür. Böylece daha evvel bazı eserlerinde 1908 olarak gösterilen doğum tarihi 1901 olarak kesinleşir.
Yukarıda İsa Yusuf Beyin anne ve baba tarafından çiftçilikle uğraşan ailelere bağlandığını söylemiştik. Bu mücadele adamının 12 Mayıs 1991 günü kendisini ziyaretimizde söylediği ''90yaşındayım gözlerim görmüyor, ama mücadele azmimden ve vatana bağlılığımdan hiçbir şey kaybetmedim.'' mealindeki sözlerini bu açıdan değerlendirmekte de fayda vardır. Kanaatimizce, onu toprağa ve mücadeleye böylesine bağlayan, geleneklerle birlikte, çiftçilikle uğraşan ailelerin çocuğu oluşudur.
Çiftçinin hayatım bağladığı var1ıkları. toprağı ve hayvanlarıdır. Fakat bunları işlerken, yetiştirirken, pek çok tabii zorluklara da karşı koymak zorundadır. İşte bu iki unsur gelenekle, milli kültürle ve düşünceyle birleştiği zaman; sade vatandaş seviyesindeki toprağa bag1ılık ve mücadele ruhu birden, vatan sevgisine, milliyetçiliğe ve vatanı istilalardan temizlemek yolunda girişilen cihat ruhuna dönüşür.
Bizim İsa Yusuf Bey'in hayatını incelerken, çocukluğundan bu yaşına kadar devam ede gelen ana çizgilerden birinci olarak tespit ettiğimiz budur. İsa Yusuf Bey'in ailesi hayli kalabalık olarak görülüyor. Ailenin tam 12 çocukları olmuş. Ancak bunlardan 9'u doğumdan hemen sonra veya daha çocuk iken vefat etmişler. Ailenin hayatta üç oğlu kalmış: 1937 yı1ında Rus işgal kuvvet1eri tarafından feci şekilde öldürülen Hüseyin ve Kansu eyaletinin merkezi Lencu ' da bir ameliyat esnasında vefat eden Abdullah ağabeyleri ve bir de İsa Yusuf Alptekin.
İsa Yusuf Bey bu üç kardeşin en küçüğüdür.
Babası onu din alimi olarak yetiştirmek ister. Yakup Ahun Mollanın hocalık yaptığı mektebe kaydettirir. İsa Yusuf burada Kur'an-ı Kerim okuduğu sıralarda Çin kaymakamı nüfuz sahibi Müslümanların çocuklarını Çin mektebine yazdırmalarını ister. Yusuf Bey de oğlunu Çin okuluna yazdırır.İsa Yusuf bir taraftan da Semar Ahun Helfetim adlı din aliminden dini dersler alır. Çin okulunda da İsa Yusuf�un gelişiyle birlikte günde iki saat Türkçe dersi okutulmaya başlar. İsa Yusuf Bey'in tahsil hayatı Çin okulu ve okuduğu birkaç medresede aldığı eğitimle sınırlı ka1ır .
Onu asıl daha sonra görevli olarak bulunduğu Batı Türkistan'daki tecrübeleri yetiştirecek ve Doğu Türkistanlı mücadele adamını karar1ı bir lider haline getirecektir .
İsa Yusuf Bey'in yetiştiği diğer bir ocak da, bu gün Çankın yöresinde yaygın olarak görülen YAREN MECLİSLERİ�NİN Doğu Türkistan'daki şekli olan MEŞREB MECLİSİ�DİR. Meşreb, belirli bir hiyerarşinin uygulandığı, çeşitli meslek gruplarına mensup kişilerin haftada birkaç defa toplanarak oluşturdukları ahlaki ve terbiyevi bir ocaktır.
İsa Yusuf Bey bu mecliste YİĞİTBAŞLILIK derecesine kadar yükselir. Meşrebe dahil kişilerin ne şekilde yetiştiklerini göstermek bakımından bu mecliste uygulanan kurallara da bir göz atmak lazımdır.
1- Anne ve babaya saygı, sevgi, itaat ve sadakatte kusur etmemek,
2- Dini vecibeleri yerine getirmek,
3- İçki, esrar gibi zararlı maddeleri kullanmamak,
4- Haramdan, yalan ve riyadan kaçınmak,
5- Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göstermek, muhtaçlara hizmet ve yardımda bulunmak,
6- Meşreb den gayri gecelerde eve erken dönmek.

İsa Yusuf Bey Çin mektebinde okuduğu yıllarda çalışma hayatına da adım atar. Onun ilk işi, senede birkaç ay toprak vergisi toplamada vergi memurlarına yardımcı olmaktır.
Çin lisanı ile eğitim veren okula Türkçe muallimi olarak görevlendirilme; 1923 yılında Yenihisar'a kaymakam olarak gelen "Çin De Li" ye Türkçe öğretme işi, bu iş sırasında kaymakamın güvenini kazanıp, yabancılar arasındaki anlaşmazlıklara bakan bir makam olan harici irtibat memurluğu ve memuriyetten istifa, İsa Yusuf Bey'in ilk memuriyet yıllarının özeti sayılabilir. İsa Yusuf Bey, 1926 yılında ilk defa Doğu Türkistan sınırları dışına çıkar .
''Çin De Li'' Yenihisar'daki kaymakamlığından sonra Endican şehrine konsolos olarak atanır. Yanında İsa Bey'i de götürür. 1926 yı1ının Nisan ayında başlayan yolculuk, Endican'da noktalanır.
Üç yıl Endican, üç yıl da Taşkent'te olmak üzere İsa Yusuf Bey Batı Türkistan'da 6 yıl kalır. Bu süre içinde Batı Türkistan�ın diğer şehirlerine, Çin'e ve Doğu Türkistan 'ın bazı mühimşehirlerine seyahatler yapar. Orada Rusların, komünizmi ve Çin'den daha değişik bir dünyayı tanımak imkanını bulur. Batı Türkistan'daki milliyetçilerle görüşür, tanışır ve işbirliğiyollarını araştırır. Orada bulanan Doğu Türkistanlılara yardım eder. Komünizm tehlikesinekarşı uyarır.
1923 yılında evlendiği dayısının kızı Fatma Hanımla, babası Yusuf Bey'le annesi Ayşe Hanım'ın ölümlerinden sonra 1929 da tekrar beraber olurlar. Endican'a giderler.
Batı Türkistan'da görevli olduğu yıllarda İsa Yusuf Bey�i etkileyen en mühim hadiselerden biri de Özbek Türklerinin milli şairi Çolpan ile Taşkent'te görüşmüş olmasıdır .Onunla yarı gizli denilebilecek bu görüşmede Çolpan'ın söylediği şu sözler İsa Bey'i derinden etkiler:
''İsa Bey, gerek biz, gerek siz için yapılacak şey, adam yetiştirmek;her şeyden anlayacak adam yetiştirmek; ne çektiysek adamsızlıktan çektik. Türkiye'ye, Almanya�ya çok miktarda talebe göndermek lazım''
İsa Yusuf Bey, yanında bulunduğu konsolos Çin De Li görevden alınınca 13 Mayıs 1932'deBatı Türkistan'dan ayrılır. 2 Haziran 1932 tarihinde de Pekin'e gelir. Nankin ve Tenzin şehirlerinde bulunan Çinli Müslümanlar ve Doğu Türkistanlılarla görüşmeler yapar .
1933'te ''Doğu Türkistanlı Vatandaşlar Cemiyeti'ni kurar ve ''Çin Türkistan'ının Avazı'' isimli mecmuayı çıkarır .
12 Kasım 1933'te Kaşgar merkez olmak üzere Doğu Türkistan'da istiklal ilan edilir. Hacı Hoca Niyaz Cumhurbaşkanı seçilir. Fakat 3 Ekim 1934'te Ma Cun Yın isimli Çin komutanı Mehmet Emin Buğra Bey'in ordusunu yener ve bu hükümet düşürülür .
Bu sıralarda İsa Yusuf Bey Nankin şehrindeki milliyetçi faaliyetlerine devam etmektedir. 18 Eylül 1936 günü Çin Millet Meclisi üyeliğine seçilir. 1938'de ''Cemiyet-i Akvam-ı Mazaharat Türk Kurumu , adlı cemiyettarafından Japon-Çin anlaşmazlığı konusunda Çin'e taraftar toplamak için görevlendirilmesi neticesinde yanında Çin!i bir tercümanla İslam ülkelerini ve Türkiye'yi ziyaret eder . İlk durağı Hindistan olur. Burada Muhammed Ali Cinnah ile görüşür. 29 Kasım'da görüştüğü kişi ise Gandi�dir.
29 Ocak 1939'da Suudi Arabistan'da Ma!iye Bakanı Abdullah Süleyman ve KralAbdülaziz Bin Suud'u ziyaret eder. Oradan Mısır'a geçer. Vapur yolculuğu sırasındaTürkiye nin'nin Cidde konsolosu Talat Acar Bey ile uzun uzun sohbet etmek imkanını bulur .
Ona ''Doğu Türkistan davasını, Çinlilerin zulmünü Türk yetkililerine anlatmak istediğini'' söyler.
1 Mart 1939'da Kahire'dedir. Mısır Parlamento reisi Behaddin Bereket Paşa, Veliahd Prens Muhammed Ali Paşa ve Üniversite hocaları ile yazarlar, din adamları İsa Yusuf Bey'in görüştüğü ve Türkistan davasını anlattığı şahıslardan bazılarıdır .
İsa Bey 6 Mayıs 1939 günü İstanbul'a gelir. Önce Doğu Türkistan�lı hemşehrileriyle görüşür .
Memduh Şevket Esendal ile fikir alışverişinde bulunur. 16 Mayıs 1939 da Ankara'ya gider. Dış İşleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hamit Zübeyir Bey ve Alman Profesör Eberhard ile görüşmeleri olur .
Başbakan Dr .Refik Saydam, Prof. Dr .Fuat Köprülü, Uluğ İğdemir, Besim Atalay, Hasan Ali Yücel, Prof. Dr. Abdulkadir İnan, Abdülhalik Renda, Osman Turan, Emin Bilgiç ve nihayet Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşür .
Fakat bu görüşmelerden dişe dokunur bir netice alamaz. Türkiye fakir bir ülkedir, kendi yağıyla kavrulmak mecburiyetindedir. Hariciyeciler çekingen davranmaktadırlar .
Mesela Doğu Türkistan ismini telaffuz etmekten çekinmektedirler. İsa Bey, her görüştüğü kişiye bıkmadan, usanmadan Doğu Türkistan davasını anlatır. Velev ki müspet bir cevap alamasın. Hiç 0lmazsa onu dinliyorlar ya, Bu ona yetmektedir. Nihayet 8 Eylül 1939'da Beyrut'a gelir. Lübnan ve Irak�ta ziyaretler yapar . 17 Ekim'de İran'ı, 20 Kasım'da Afganistan'ı ziyaret ederler. Afgan Kralı Muhammed Zahir Şah onu kabul eder.İsa Bey, Afganistan�da Doğu Türkistanlı mücahit Mehmet Emin Buğrayı da ziyaret eder. Tekrar Hindistan'a gelir ve 1940 yılının Mart ayında Çin'e dönüş. İsa Bey'in iki yıl süren ziyaretlerinin sonudur. O artık mücadelelerine Çin'de devam edecektir.
6 Nisan 1943'te Mehmet Emin Buğra Bey, ailesiyle birlikte Çin'e döner. Bu arada İsa Bey'in Çin anayasasında Doğu Türkistan lehine bazı değişikliklerin yapılmasını istemesi, Çinlilerin öfkesine sebep olur.
İkinci Dünya Harbinin son yılında Çan Kay Şek. İsa Yusuf ve Mehmet Emin Buğra Beylerle görüşmeyi kabul eder, ama bu görüşmeden de bir netice çıkmaz.
Çinlilerin baskıları sonucu 21 Eylül 1944 yılında Ali Han Töre isimli dini liderin öncülüğünde İli'de bir ayaklanma olur. 7 Kasım 1944'te ''Şarki Türkistan Cumhuriyet�i'' kurulur. Beyaz zemin üzerinde fetih suresinin birinci ayetini taşıyan bir bayrak ve yeşil zemin üzerinde ay yıldızlı bir başka bayrak bu cumhuriyetin İstiklal alametleri olur.
Ruslar bu hükümetin aleyhinde çalışmaya başlarlar. Çan Kay Şek ayaklanmayı bastırmak için uzlaşma yolları arar. İli�den gelen bir heyete görüşmeleri için Mesut Bey, Mehmet Emin Buğra Bey ve İsa Bey'in Urümçi'ye gitmelerine izin verir. Bu görüşmelerden beklendiği ölçüde faydalı neticeler çıkmaz.
General Can Ci Cu başkanlığında Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin 'in de bulunduğu bir Doğu Türkistan Eyalet Hükümeti kurulur.
İli ayaklanmasından sonra gerek müzakereler, gerekse eyalet hükümetinin kuruluşu sırasında Türkler arasındaki parçalanmalar dikkat çekicidir .Mesela kendi ifadesine göre, İsa Bey'in hükümette yer alması İli'liler tarafından istenmemektedir. Halbuki O, Yenihisar Batı Türkistan ve Çin'de bulunduğu sıralarda politik yolla halkına pek çok hizmet ve yardımlarda bulunmuştur.
Rusların ve Çinlilerin kışkırtmaları ile derinleşen bu ayrılıklar, sadece Doğu Türkistan'ın değil, bütün Türk dünyasının esarete düşmesinin en mühim sebebidir denilebilir .
Bizim 70'li yıllarda şahid olduğumuz sağ-sol kavgasının 1944'1erde Doğu Türkistanlı Türk gençleri arasında kanlı-bıçaklı bir şekilde devam ettiğini okumak hakikaten üzücü, ama ibret vericidir .
İsa Bey 1946'da ''Üç Prensip Gençler Teşkilatı�nın Doğu Türkistan şubesini açar. ''Altay Neşriyat Evi'' ni kurar. ''Erk'' gazetesini çıkarmaya başlar. Haftada bir toplantılar tertip eder .
29 Mayıs 1947'de Doğu Türkistan Eyalet Hükümeti'nin Başkanlığı Türkler'e verilir. Mesut Sabri Eyalet hükümeti Başkanı, İsa Yusuf da bu hükümetin Genel Sekreteri olur.
1948'de Altayların ünlü mücadele adamı Osman Batur, Urümçi�ye gelerek İsa Yusuf Bey'i ve Doğu Türkistan hükümetini ziyaret eder. Osman Batur'un nasıl karşılanacağının kararlaştırılması sırasında da, İsa Yusuf Bey'in dediği gibi ''milli şuura kavuşamamış olmaktan'' pek çok ayrılık sesleri yükselir. Bir müddet sonra 17 Temmuz 1948'de, Rus aleyhtarı politika takip ettikleri gerekçesiyle Mesut Bey ve İsa Yusuf Bey hükümetten azledilirler.
Daha sonra Çan Kay Şek bu iki lideri Çin'e davet eder. Fakat bu davet reddedilir. Bu arada Kızıl Çin tehlikesi de gittikçe yaklaşmaktadır. Türkler arasında General Tao'nun harb etmeden Doğu Türkistan'ı Kızıl Çin'e teslim edeceği haberleri yayılmaktadır. 1948 Kasım'ında Çin komünistleri Pekin'i işgal ederler. Nankin'e doğru ilerlerler. Çan Kay Şek istifa eder. 1949 sonbaharında İsa Yusuf ve beraberindeki heyet. Kızıl Çin kuvvetlerine karşı direnen generalleri ziyaret ederler. Onların mücadele azmini arttırmaya çalışırlar. Fakat artık bozgun başlamıştır. Kızıl Çin kuvvetleri Doğu Türkistan'a doğru ilerlemektedir .
İsa Yusuf Bey ve arkadaşları uzun müzakereler sonucu, güçlerinin Kızıl Çin kuvvetlerine karşı koymak için yeterli olmadığını düşünerek, hicret kararı alırlar .İsa Bey 20 Eylül 1949 gece yansı Urümçi�den ayrılır. 22 Eylül'de Kuçar şehrinde Mehmet Emin Buğra ile buluşur. 27 Eylül�de geldiği Kaşgar dan 1 Ekim 1949 da ayrılır.
21 ekim 1949 tarihinde ise Doğu Türkistan 'ın sınır kasabasından İsa Yusuf Bey ve yanındaki yüzlerce kişi ayrılır. Artık çileli ve uzun sürecek bir gurbet hayatı başlamaktadır.
Çok tehlikeli ve meşakkatli bir dağ yolcululuğundan sonra 11 Aralık 1949 günü Keşmir sınırındaki Ladak kasabasına varırlar. İsa Bey ise 20 Aralık 1949'da Ladak'a ulaşabilirler.
Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin, Komünist Çinlilerden kaçan 852 kişinin, 798'inin Ladak'a sağ salim gelebildiklerini tespit ederler. 54 kişi bu uzun ve tehlikeli yolculuk sırasında vefat etmiştir. Sağ gelenlerden 49 kişinin de el ve ayak parmakları donduğundan kesilmek mecburiyetinde kalmıştır.
Daha sonra Keşmir'in başşehri Srinagar'a giderler. Artık çileli bir bekleyiş devri başlamıştır. İsa Yusuf ve Mehmet Emin Buğra Bey bir yandan da dağ yoluyla Tibet üzerinden Hindistan'a gelmek için Kazak Türklerine yardım ulaştırmaya çalışırlar. İsa Yusuf Bey, bu kafilelerin sığınma izinlerini alabilmek için pek çok temaslarda bulur.Yeni Delhi'de Hindistan Dışişleri Bakanlığı ile görüşür. 6 Eylül 1951 tarihinde Suudi Arabistan'a gider.
Melik Abdülaziz ve Emir Faysal'ı ziyaret eder. Bir netice alamaz. Oradan Mısır'a geçer.Mısır hükümetinden de olumlu sonuç çıkmayınca 6 Ocak 1952 tarihinde Türkiye'ye hareket eder. Bu sıralarda Mehmet Emin Buğra göç ederek Türkiye'ye gelmiştir. Onunla birlikteTürkiye'deki ziyaretlerine başlar.TBMM Başkanı Refik Koraltan, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Sıtkı Yırcalı ve Muhlis Ete gibi bakanlar, Haşim İşcan, Sait Bilgiç, Remzi Oğuz Arık, Haluk Karamağaralı gibi şahsiyetler İsa Yusuf ve Mehmet Emin Bugra 'nın görüştüğü kişiler arasındadır .
Bir yandan da basın yoluyla dava canlı tutulmaktadır. Nihayet Bakanlar Kurulu 13/3/ 1952 tarihinde 1850 Doğu Türkistanlının iskanlı göçmen olarak Türkiye'ye yerleşmelerine karar verir. 1953 yılı başından itibaren Doğu Türkistanlılar Türkiye'ye gelip yerleşmeye başlarlar. Göçmenlerin büyük kısmı Türkiye'ye yerleştikten sonra, İsa Yusuf Bey de ailesiyle birlikte 1954 Haziranında Türkiye'ye yerleşir. 4 Aralık 1957 tarihinde de Türk vatandaşlığına kabul edilir.
1949-1954 yıllan arasındaki tahammül edilmeyecek derecede zor şartlar içinde geçen 5 yıldan sonra, Türkiye'ye yerleşen Doğu Türkistanlılar ve İsa Yusuf Alptekin bir nebze de olsa huzura kavuşurlar. 1952 tarihinde Türkiye'ye yerleşen Mehmet Emin Buğranın 1953'te başlattığı yayın faaliyeti İsa Yusuf Bey tarafından da sürdürülür.
1960 yılında Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti kurulur. Mehmet Emin Buğranın 14 Haziran 1965 de vefatından sonra cemiyetin başkanlığına İsa Yusuf Alptekin getirilir. Alptekin gazete gazete dolaşarak Doğu Türkistan davasını anlatır .Kitaplar yayınlar, dergiler çıkarır. 1984 yılında yayına başlayan, �Doğu Türkistan'ın Sesi'� isimli mecmua Türkçe, Arapça, İngilizce olmak üzere üç dilde yayınını sürdürmektedir . İsa Yusuf Alptekin 1978 yılında bir trafik kazası geçirir .Uzun süre hasta hanede kalır. Gözleri tedrici olarak acizleşir. Bunun üzerine cemiyetin faal başkanlığından ayrılır. 1986 yılında Doğu Türkistan Vakfı'nı kurar.
İsa Yusuf Alptekin'in,
Muhtıralar...
Doğu Türkistan İnsanlıktanYardım İstiyor...
Doğu Türkistan Davası ve Esir Doğu Türkistan İçin... isimli eserleri vardır.

Esir Doğu Türkistan için, Alptekin'in 1949 yılına kadar olan hatıralarıdır. Biz bu biyografiyi yazmak için büyük ölçüde bu eserden faydalandık. İsa Yusuf Bey'in hatıralarının ikinci kısmı yayına hazırlanmak üzeredir. 12 Mayıs 1991 Pazar günü İsa Yusuf Bey'i Ataköy'deki evinde ziyaret ettik. Gözleri görmüyordu. 90 yaşını idrak etmişti. Fakat söylediği şu cümle daima kulaklarda çınlamalı ve hayatı mücadele içinde geçmiş bir insanın içindeki aşk her Türk'e yol göstermelidir:
''90 yaşıma geldim. Gözlerimi kaybettim. Fakat içindeki mücadele azmi ve Doğu Türkistan'ın istiklaline kavuşması arzusundan hiçbir şey kaybetmedim. "
İsa Yusuf Bey'in hayatı hakkında kısa bir değerlendirme yapıldığında şu noktalan tespit etmek mümkündür.
İsa Yusuf Bey, diğer Türkistanlı liderlerden farklı olarak diplomat yönü ağır basan bir şahsiyettir. Meselelerin şiddetten ziyade aklı selim ve uzun vadeli çalışmalarla halledileceğine inanır. Batı Türkistan'da vazife yaptığı yıllar onun ufkunu genişletmiş ve dünyayı, daha iyi tanımasına fırsat vermiştir. Bu görevleri sırasında Türk ve İslam dünyasını da yakından tanımak imkanını bulmuştur .
1938-39 yıllarında Hindistan, S. Arabistan, Mısır, Türkiye,İran, Irak, Lübnan, Afganistan gibi ülkelere yaptığı seyahatler Türk ve İslam dünyasının gücü hakkında da çok mühim fikirler edinmesini sağlamıştır.
O, bu seyahatler sırasında pek çok devlet adamı ile görüşerek devlet tecrübesini de arttırmıştır. Böylece İsa Yusuf Bey, ender kıymette bir devlet ve siyaset adamı olarak da temayüz etmiştir .
Onun her gittiği yerde Türk ve Müslüman talebelerle ilgilenmesi, onları daha iyi şartlar içinde okutmak istemesi, cemiyetler kurup, gazete ve dergi yayınında bulunması eğitim ve kültüre verdiği önemi gösterir.
''İyi adam, iyi iş'' prensibi, Batı Türkistan'da iken tanıştığı Özbek Türklerinin milli şairi Çolpan'ın ''İsa Bey, bize adam lazım, her konuda yetişmiş adam lazım, sözlerinin fiiliyata geçirilme isteğini ifade eder.
İsa Yusuf Bey sarsılmaz bir İmanın adamıdır. Mücadele azminin kaynağı bu sarsılmaz İmandır. Gençlik yıllarında başlayan mücadele hayatı, hicretler, eziyetler, türlü sıkıntılarla devam etmiş ve hürriyet aşkı bu yaşında bile gönlünü alev alev yakmaktadır.
Doğu Türkistan 'ın istiklaline kavuşacağına dair ümidi taptazedir. Ve bu kurtuluş, kültür ve ekonomik gücün birleşmesi ile gerçekleştirilecektir.
90 yaşındaki bu iman ve mücadele adamına hayranlık duymamak imkansızdır...
Not: Yukardaki yazı 1991 yılında yazılmıştır. Ne yazık ki bu büyük dava adamı bu gün bedenen aramızda yok fakat onun hayat düsturu bizim gönlümüzün orta yerindedir.
Ve Ebedi Yolculuk...
Çin Halk Cumhuriyeti Xin Hua Haber Ajansı Halk Gazetesi (Ren min ribao)�nin 18 Aralık 1995 tarihindeki sayısında Alptekin�in dünyadan ayrılışını �Çin�in düşmanı öldü� başlığıyla çok önemli bir haber olarak dünya kamuoyuna duyurmuştur.
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:50   #14 (permalink)
Standart

Ahmet Vefik Paşa
(1823-1891)
"Gerçek sanatçıların eserlerinde kullanmadıkları yabancı kelimeleri, dilimizde yasaklamak suretiyle öz dilimizi geliştirebiliriz".
Dil alanında "Bütün Türkçülük" ilkesini eserleride vurgulayan ve yaşantısıyla da Türk milliyetçisi olduğunu sergileyen Ahmet Vefik Paşa, 3 Temmuz1823'de İstanbul'da doğmuştur. Babası Hariciye Nezareti memurlarından Ruhittin Efendidir. Ahmet Vefik Paşa İstanbul'da 1831'de öğrenimine başlamış, fakat babasının görevi nedeniyle Paris'e yerleşmiş ve öğrenimini Saint-Louis lisesinde tamamlamıştır. Fransızcayı anadili gibi Paris'te öğrenmiştir. Bazı araştırmacılara göre İtalyan, Grek, Latin dillerini de okuyup anlayacak kadar iyi bilirdi. 1837 yılında İstanbul'a geri dönmüş ve tercüme odasında memuriyete başlamıştır. 1840'da Londra'ya gitmiş, burada elçilik katibi olarak görev yapmış ve İngilizceyi öğrenmiştir.
1842 yılında sırasıyla Sırbistan, İzmir, Eflak ve Boğdan'da görev yapmıştır. İstanbul'a tekrar geri dönmüş, derecesi yükseltilerek tercüme odasında göreve başlamıştır. Kısa bir süre pasaport dairesinde müdürlük yapan Ahmet Vefik Paşa İzmir'e tabiyet işlerini çözümlemek için gönderilmiştir. 1851'de ilk defa kurulan ilim kurulu Encümeni Danişin üyeleri arasında yer almıştır. Aynı dönemde Tahran'da elçi olarak atanmıştır. Burada İran dili ve kökenini köklü bir şekilde öğrenmiştir. Elçilik binasına Türk bayrağını asarak, yeni bir geleneğin de başlatıcısı olmuştur. Ali Paşanın sadrazamlığında görevinden alınmıştır. 1855'de Mustafa Reşit Paşa sadrazam olunca Meclisi Valayı Ahkamı Adliye üyeliğine getirilmiştir. 1857'de Deavi Nazırlığına (Adalet Bakanlığı) getirilen Ahmet Vefik Paşa bu görevde kısa süre kalmış, tekrar Meclis Vala üyeliğine atanmıştır.
1860 yılında Paris büyükelçisi, 1861 yılında Evkaf Nazırı olarak Bursa'ya gönderilmiştir. Halkın şikayetleri sonunda görevinden alınmış, 1871 yılına kadar resmi görevde bulunmamıştır. Kendini ilmî faaliyetlere yönlendirmiş, Türk tarihine ve edebiyatına yeni eserler ve tercümeler sunmuştur. 1872'de Sadaret Müsteşarı, aynı yıl Maarif Nazırlığı yapmıştır. 1873 yılında tekrar görevden alınmıştır. 1876'da Petersburg'da Funun ve Sanayi sergisine, Osmanlıyı temsilen katılmıştır. Kısa bir süre Edirne valiliği yapmıştır. 1878'de tekrar Maarif Nazırı olmuş, aynı yıl başvekil olarak üç ay görev yapmış, tekrar görevden alınmıştır. 1879-1882 yıllarında Bursa valiliği yapmış, tekrar başvekil olarak tayin edilmiş, bu görevi sadece üç gün sürmüştür. Görevden tekrar alınmıştır. Ölümüne kadar Rumelihisarı'ndaki evinde ilmî ve edebî çalışmalar yapmış, 1891 yılında İstanbul'da 68 yaşında vefat etmiştir.
Fikirleri ve kişiliği: Ahmet Vefik Paşa; son derece sade bir hayatı tercih etmiş, lüksten kaçınmış, sürekli yerli malını önemsemiştir. Bu haliyle milliyetçi ve halkçı düşüncenin öncüsü olarak kabul edilmiştir. Ahmet Vefik Paşanın Türkçülük hareketinin öncülerinden biri olması, Türk dili ve tarihi üzerine yaptığı çalışmalardan kaynaklanır. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, onu Süleyman Paşayla birlikte Türkçülük düşüncesinin piri olarak kabul ederler. M. Celaleddin Paşa, Süleyman Paşa ve Ahmet Vefik Paşa Türkçülük ateşini körükleyenlerdir. Bazılarına göre Osmanlı Türklerinin ilk Türkçüsüdür. Şinasi ve Ziya Paşaya nazaran Türkçülüğü daha açık olmuştur. Bütün yazılarında ve hayat tarzında Türk milliyetçiliği ile göze çarpar.
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:50   #15 (permalink)
Standart

Ömrünü ilme vakfeden değerli âlim
KÂTİP ÇELEBİ
Asırlar boyu üç kıtaya hükmetmiş şanlı bir devlet, bünyesinde bir yandan cihangir bir nesil yetiştirirken bir yandan da ömrünü ilme adayacak şuurda âlimler yetiştirmiştir. Bu özelliğiyledir ki "Devlet kılıçla kalem üzerinde durmaktadır" darb-ı meseline güzel bir misal olmuştur.
Ömrünü ilme vakfederek, gelecek nesillere çok değerli eserler bırakan, vatan sathını ilim nuruyla aydınlatan talebeler yetiştiren âlimlerimizden birisi de Kâtip Çelebi'dir.
Asıl adı Mustafa olan, ulemânın andığı isimle Kâtip Çelebi (veya Hacı Halife) Şubat 1609'da İstanbul'da doğmuştur.
Babası Abdullah Efendi Enderun'a dahildi. Kâmil bir Mü'min olan Abdullah Efendi oğlunun da İslâmı mükemmel bir şekilde öğrenip vatanına, milletine hizmet etmesini istiyordu. Kâtip Çelebi beş yaşına geldiği zaman babası Kırımlı imam İsa Halife'yi oğluna hoca tutmuştur.
Kâtip Çelebi, İsa Halife nezaretinde Kur'an-ı Kerim, Arapça ve diğer temel dinî ilimleri okudu. Henüz yedi yaşlanndayken Kur'an-ı Kerim'in yarısını ezberlemişti.
Kâtip Çelebi 14 yaşma geldiğinde Arapça ve Farsçayı mükemmel bilmekteydi. Ayrıca hat san'atında da hayli maharet kazanmıştı.
Oğlundaki ilim aşkını farkeden babası kendi aylığından 14 dirhem harçlık bağlayarak Katip Çelebi'yi yanına almıştı. Bu suretle Kâtip Çelebi divan kalemlerinden Anadolu Muhasebesi Kalemine talebe olmuştu (1623) Bu vazifede iken hesap kaidelerini ve siyakat (sözdeki uygunluk) yazısını da mükemmel surette öğrenmişti.
Babasının yanında devlet hizmetine başlayan Kâtip Çelebi yirmi seneden fazla bu hizmetini devam ettirmiştir.
Orduda mukabele defteri tutan Kâtip Çelebi bu vesileyle birçok sefere iştirak etmiştir. 1623'te babasıyla birlikte Tercan seferine gitmiş, ordunun Abaza isyanını bastırma hareketini yakından takip etmiş, 1626 yılında da Bağdat seferine iştirak etmiştir. Kâtip Çelebi'nin babası 1626'da vefat eder. İstanbul'da bulunduğu esnada devamlı ilim tahsil eden Kâtip Çelebi devrin meşhur âlimlerinin önünde diz çökerek ders almaktadır. Kadızade Efendi'den ders almıştır. Ayrıca İstanbul'un tanınmış âlimlerinden de istifade etmiştir.
Kâtip Çelebinin orduyla birlikte çıktığı diğer seferlerden başlıcalan şunlardır: 1629/30'da Hüsrev Paşa ile Bağdad Seferine, 1633'te Veziriazam Tabanıyassı Mehmed Paşa ile Bağdad seferine, Sultan IV.Murad ile birlikte Revan seferine iştirak etmiştir.
On sene orduda hizmet görüp gazalara iştirak eden Kâtip Çelebi hacca da gittikten sonra İstanbul'a dönerek kendisini ilme vermiştir.
Kâtip Çelebi kendisine bir yakınından miras kalan 300 akça ile kitap alarak geceli gündüzlü değerli eserleri incelemeye koyulmuştur. Tam on sene boyunca geceli gündüzlü eserlerle başbaşa yaşamıştır. Öyle ki bazı günler güneş battıktan doğuncaya kadar başını kitaplardan kaldırmamakta, güneş hayli yükseldikten sonradır ki sabah olduğunu farketmektedir.
Dinî ilimlerin yanı sıra Matematik ve astronomi de tahsil etmiş olan Kâtip Çelebi Fransızca ve latince de öğrenmişti. En fazla tarih ve coğrafya ilimlerine merak sarmıştır.
Kâtip Çelebi meşgalelerinin gayesini şöyle anlatmaktadır: "İnsan için en yüksek mertebe ve en büyük saadet, Allah'ı tanımaktır; bilhassa nereden gelip nereye gittiğimizi bilmektir".
Kâtip Çelebi'ye göre ilim Allah'ı tanımanın bir vasıtasıdır. Ve bu ölçüler içerisindeki ilim, cemiyetin ayakta durmasına ve devamına bir vasıtadır. İnsanda kâlb ne ise, cemiyette de âlimler aynı ehemmiyete hâizdir.
Devrinde münakaşa konusu olmuş meselelere parmak basan ve çok isabetli çözüme kavuşturan Kâtip Çelebi, bildiğim çekinmeden söylemiştir. Çünkü gelecek peşinde, makam peşinde değildir. Bu ihlası yüzündendir ki söyledikleri Devlet idarecileri ve halk üzerinde çok tesir yapmıştır.
Kâtip Çelebi, Mîzanü'l-Hakk'da Devlet idaresinin en mesuliyetli makamında oturan padişaha şu nasihatlarda bulunmaktadır:
"Önce, halkın padişahı Allah onu güçlendirsin ve devletini Kıyamet gününe dek devam ettirsin hazretlerine yaraşan nasihat budur ki, farzları ve vacipleri yerine getirip İslâm akidelerini bilecek kadar ilimle din mevzuunda iktifa edip kendilerinin ilm-i hali olan hazine ve asker ve halk işlerinin inceliklerini bilmeye çalışsınlar. Büyük ecdadları gibi tarih okuyup geçen devletlerin hallerinden hisse alsınlar. Ve halkın örfünü öğrenip her asrın icabı ne ise yumuşaklık ve sertlikle yüce devletin eski kanununu yürütsünler. Öteki devlet adamları ve saltanatın ileri gelenleri de bu yolda velinimetlerine yardımda bulunsunlar ve ellerinden geldiği kadar onun iyiliğini istemeye himmet etsinler. Müslümanların birbirine zıt davranmalarına razı olmayıp aralarında olan kavgayı yumuşaklıkla önlesinler ve Allah'ın emirlerini yerine getirmekte, harp ve cihad işinde gevşeklik göstermesinler."
6 Ekim 1659'da Bursa'da vefat eden Kâtip Çelebi'nin cenazesi İstanbul'da getirilerek defnedilmiştir.
Himmet sahibi oluşuyla, güzel ahlakıyla, talebe yetiştirmede gösterdiği gayretle, bıraktığı değerli eserlerle gelecek nesillere güzel örnek olan Kâtip Çelebi'nin kıymetli eserlerinden; Keşfü'z-zünun, Cihan-nüma, Tuhfatü'l-Kibar fi Efsâri'l Bihâr, Mizânü'l Hakk fi ihtiyaril Ahakk, ya tamamen ya da kısmen
Batı dillerine tercüme edilmiştir.
Yirminin üzerinde eser te'lif eden Kâtip Çelebi'nin eserlerinden bir kısmı şunlardır:
Arapça Fezleke, Türkçe Fezleke (Osmanlı tarihine ait eser), Süllemü'l-Vusûl (Arapça biyografi eseri), İlhamü'l Mukaddesi fi Feyzi'1 Akdes (Fıkhı meselelere ait bir eser), Cihannüma (Tarih ve coğrafyaya dair değerli bir eser), Keşfü'z-Zünun (yirmi yılda tamamlanan bu eser büyük bibliyografya ansiklopedisidir. 300 kadar ilim ve fen şubesine ait 1451 kitabın alfabetik olarak tahlili yapılmıştır Almanca ve İngilizceye tercüme edilmiştir.) Düstûr'ül-âmel ve Tarihi Frengi...
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:50   #16 (permalink)
Standart

Hüseyinzade Ali Bey
"Bir millet için her şeyden önce arzu edilecek şey, kuvvettir. Bir milletin kuvvet kazanması, homojen unsurları arasında manevi bağın artmasına bağlıdır. Özellikle karşılıklı sevginin artmasına çalışılmalıdır. Mesele birbirimizi tanımak, sevmek, medenileşmek yolunda birbirimize yardım etmek meselesidir..."
Türkçülüğe dil, edebiyat ve siyasî alanda hizmet veren Ali bey, 1864'de Bakü'nün Salyan kasabasında doğmuştur. Eğitimine Tiflis Müslüman mektebinde başlamış, Tiflis Rum okulunda ve Petersburg Tabiî İlimler Fakültesinde 1889'da tamamlamıştır. Rusya'dan Türkiye'ye gelmiş, askerî tıbbiyeye kayıt olmuştur. Tiflis'te Mirza Feth Ali Ahundzade'nin sohbetlerine katılmış ve Türkiye'ye Türkçülüğe ilgi duymaya başlamıştır. İstanbul'daki tıbbiye medresesinde batı ilim, fikir ve edebiyatını tanıtmakta profesörlerinden fazla hizmet etmiştir. Milliyetçiliğe asıl hizmeti Azerbaycan'a dönünce başlamıştır. Tıbbiyeden sonra Osmanlı-Yunan savaşına askeri tabip yüzbaşısı olarak katılmış, 1900'de Askeri Tıbbiye mektebine cilt ve frengi hastalıkları öğretmen yardımcısı görevine getirilmiştir. Bu görevi sırasında Azerbaycan'a dönmüştür. Rusya'da ilk günlük Türkçe gazete olan "Hayat"ın kurucularından biridir. İki yıl bu gazetenin başyazarlığını ve müdürlüğünü yapmıştır. Gazete kapandıktan sonra "Füzuyat" adlı bir dergide yine müdürlük ve başyazarlık yapmıştır.
Fikirleri ve kişiliği: Hüseyinzade Ali Beyin fikirlerini net olarak görebileceğimiz eserleri makaleleridir. "Hayat" gazetesinde yayımlanan makalelerinde Türklerin ırk ve dilleri üzerindeki incelemelerini, Türklerin büyük bir birlik oluşturduklarını açıklamaktadır. Ayrıca "Bize çağdaş ilimler lazımdır" der ve "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Avrupalılaşmak" gerektiğini savunur. Bu ilke bütün Türkler içinde benimsenmiş ve Meşrutiyetten sonra, Gökalp tarafından da Türkiye'de ele alınmıştır. "Füzuyat" dergisindeki bütün yazılarında Türkçü olduğunu ortaya koymuştur. Bütün Türkler içinde edebi dil olarak Osmanlı Türkçesinin kullanılması gerektiğini savunmuş, bunu eserleriyle uygulamaya çalışmıştır. Kafkaslar'da Türkler içinde düşmanlığa yol açan mezhep (Sünnî-Şiî) tartışmasıyla ortaya çıkan İraniliğe ve son zamanlarda çıkan Ruslaştırma politikasına karşı, Türk milliyetçiliğinin savunulmasına ve geliştirilmesine hizmet etmiştir. Merkez Osmanlı olmak üzere, Türk milliyetçiliğini, Türkçülüğü hatta Panturanizmi savunmuştur.
Eserleri: Siyaset-i Fürüset; 1908'den önce "İrşad", "Terakki" ve "Hakikat" gazetelerinde yayımlanan geniş kapsamlı ve hiciv dolu bir eserdir. "Olivver Swift" ile "Doroşevch"in Kazak atlarına ait bir kitabından etkilenerek yazılan bu eser, bütün doğu tarihinin çözümlenmemiş problemlerini ele almıştır. "Hayat" ve "Futuhat" dergileri ile Türk gazetesinde makaleleri yayımlanmıştır.
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:53   #17 (permalink)
Standart

Muhteşem bir devre mühür vuran usta
MİMAR SİNAN
Mimar Sinan deyince, ihtişamlı bir devre haşmetli eserlerle mühür basan, mimarî sahasında en mükemmel eserleri bizlere hediye eden koca ustayı hatırlarız hemen... Hatırlarız ve bir anda gözlerimizin önüne Şehzadebaşı gelir, Süleymaniye gelir, bütün haşmetiyle Selimiye gelir...
Bereketli bir ömürde meydana getirdiği mimari değerleri büyük 366 eserle; aynı zamanda azim ve gayretle çalışmanın karşılıksız kalmayacağını, böyle yüzlerce eserle neticeleneceğini fiilen göstermiş, gelecek nesle örnek olmuş bir büyüğümüzdür.
1490 yılında Kayseri'nin Ağırnas köyünde dünyaya gelen Sinan'ı, Osmanlı devletinin dört kıtada at oynattığı bir devirde ve cihangir iki padişahın maiyyetinde görmekteyiz. »Dünya bir padişaha çok iki padişaha azdır» diyen Yavuz'un ve devrinde, Osmanlı'nın cihanda en büyük devlet olduğu Kanunî'nin maiyyetinde...
Devamlı ilimle meşgul oldu
Sinan henüz yirmi iki yaşındayken, 1512 yılında Kayseri'den devşirme olarak İstanbul'a getirilmiştir. Bu tarihten itibaren Sinan'ı devamlı ilimle, araştırmayla meşgul görüyoruz... Azimle çalışmanın semeresini devamlı terfi alarak görür... Yavuz ve Kanunî devrinde, doğudaki ve batıdaki medeniyet ve kültür merkezlerini gören, oradaki eserleri yakından araştırma fırsatını bulan Sinan, »İlim mü'min'in yitik malıdır, nerede bulursa almalıdır» hadisi şerifi gereğince ilim namına, kültür namına her gördüğünü araştırmış, işine yarayacak olanları hafızasına nakşetmiştir... Sonradan bu görüp incelediklerini taklide sapmadan, tamamen kendisine has bir üslupla eserlerinde kullanmıştır...
Doğudan batıya, kuzeyden güneye binlerce kilometrelik mesafeleri fetih ordularıyla birlikte kateden Sinan, her defasında değişik yerler görmüş, aktif hizmetlerde bulunmuş, padişahların takdirini kazanmıştır. Sinan'ı sırasıyla şu seferlerde ve vazifelerde görüyoruz;
Yavuz Sultan Selim devrinde, 1514'te İran ve 1517'de Mısır seferine iştirak etmiş, İran'da Büyük Selçuklular devrinde başlayan kubbe mimarisini, Mısır'da Memlükler'den kalma eserlerdeki renkli taş kaplama ve kakmaları yakından görmüştür.
Kanunî Sultan Süleyman devrinde Belgrad (1521) ve Rodos (1522) seferlerine katılarak atlı sekban, 1526'da Mohaç savaşına girdikten sonra acemioğlanlar yayabaşılığına, daha sonra da kapı yayabaşılığına yükselmiştir. Alman seferine (1532) zemberekçibaşı rütbesiyle katılmıştır. 1534'te Irakeyn seferine katılmıştır. Yine Batıya yapılan seferlerden, Korfu, Pulya (1537) ve Kara Boğdan (1538) seferlerine iştirak etmiştir. Bu seferlerde Avrupa mimarisini yakından tanıyan Mimar Sinan, Tebriz ve Bağdad'da meydana getirilmiş olan «İslam mimarisinin» örneklerini de yakından tanıma fırsatını bulmuştu...
Ordunun geçtiği yollarda, köprü, yol, kanal gibi çeşitli yapı işlerinde gösterdiği muvaffakiyet Padişahın dikkatini çekmiştir. Kara Boğdan seferinde, Prut ırmağı üzerinde 13 günde bir köprü kurması onun maharetini bir kez daha ispatlayan örnek olmuştu...
Göstermiş olduğu bu muvaffakiyetlerle 1536'da «reis-i mimarân-ı dergâh-ı âli» rütbesini almış, vefatına kadar mimarbaşı olarak vazife yapmıştır.
Eserleri üç kıtaya yayıldı
Üç kıtaya yayılan devletin hemen her köşesinde onun eserlerine rastlanır. Budin ve Kırım'dan Mekke'ye kadar dört bir yan'da onun eserleri görülür... Mimari sahasının en olgun örnekleri olan 84 cami, 52 mescid, 57 medrese, 7 darülkurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa, 5 su yollan, su kemerleri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 saray 8 mahzen, 48 hamam... Bunlar göze çarpacak derecede olanlar. Bunların yanında şimdi Avrupa'da Osmanlı'nın sefer hatırası olarak bulunan köprüler, yollar, kanallar, mescidler...
Bu san'at değeri yüksek ve eşsiz eserler içerisinde üç tanesi en çok dikkatleri çekmiştir. Koca ustanın da san'at hayatının üç devresine izafe ettiği üç eser... Çıraklık devri eseri Şehzadebaşı, Kalfalık devri eseri Süleymaniye ve ustalık devri eseri Selimiye camileri...
İstanbul'un görkemli yapılarından Süleymaniye için Yahya Kemal hislerini şu şekilde manzumeleştirmiş:
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allahına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayâl ettiği mimarînin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi
Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimariyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne
Tâ ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları...
Mimar Sinan'ın eserlerinde her şey yerli yerindedir. Sadelik içerisinde mükemmellik, ahenk, haşmet... Çok geniş kubbeleri, zarif minareleri, geniş ve ferah yapı tarzıyla, herşey yerli yerindedir Sinan'ın eserlerinde...
Dine hücum edenlere sed oldu
Mimar Sinan eserlerinde dış görünüş yanında içi de ihmal etmemiş, bilhassa camileri; çinilerle hat sanatının en güzel örnekleri ile donatmıştır...
Eserlerinde, işçilerle birlikte çalışan, taş taşıyan, harç karan Sinan, mütevâzi, cömert bir insan ve Rabbinin gösterdiği yolda yürüyen bir mü'mindi. O, gelecekteki iddiaları görmüşçesine, eserleriyle, «Dinin terakkiye mani olduğu» safsatasını çürütmüştü. İlme talib olmuş, aramış, azimle çalışmış ve bütün dünyanın takdirle alkışladığı eserler meydana getirmiştir...
Mimar Sinan'ın eserleri, ilmi teşvik eden son dine hücum eden iftiracıların önünde bir sed, bir kaledir... Bütün hücumlar Süleymaniye'nin eteklerinde güneş önündeki kar gibi erimiştir. Erimeye mahkum bırakmıştır Koca Usta...
9 Nisan 1588'de İstanbul'da fâni hayata gözlerini yuman Mimar Sinan geride dünya malı olarak tek çöp dahi bırakmamıştı... Süleymaniye gibi muhteşem âbidenin kuzey doğusunda, bir mimarın pergelini andıran şekli ile mütevâzi bir türbeye defnedilmiştir.
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:53   #18 (permalink)
Standart

Akınlarıyla İslam düşmanlarını perişan eden Akıncı Beyi
MÎHALOĞLU GAZİ ALAÂDDİN ALİ PAŞA
Akıncılar İslam uğruna kelle koltukta mücadele eden yiğitlerdir. Onlar için açlık, yorgunluk yoktu. Ne kadar kalabalık olursa olsun düşman sürüleri engel teşkil etmezdi. At sırtında gece gündüz düşman illerinde yol katederlerdi. Hayatları sınır gerisindeki şehir, kasaba ve köylerinde geçerdi.
Düşmanın iktisadî ve askeri küvetini perişan etmek, düşmanın yüreğine korku salmak için yapılan akınlarda kartal kanatlı sendengeçti akıncılar kasırga gibi eserlerdi. Onlar için cihad, bir şenlikti. İ'lâ-yi kelimetullah uğruna şehadet şerbetini içmek en büyük dilekleriydi. Onlar kanlarını, canlarını hak yoluna feda etmişlerdi.
En büyük akınlar Fatih ve Kanuni devirlerinde yapılmıştır. Bu devirde yapılan akınları Avrupalılar hâlâ hafızalarından silememişlerdir.
Akıncı beyleri içerisinde en meşhuru Mihaloğlu Alaâddin Ali Paşa'dır.
Ali Paşa akıncılarıyla birlikte Tuna'yı kuzeye doğru tam 330 defa geçmiştir.
1435'te dünyaya gelen Ali Paşa, iyi bir tahsil görmüştür. Macarca ve Romence dahil birkaç Avrupa dilini mükemmel şekilde bilmekte, Türkçe kadar rahat konuşmaktadır.
Fatih ve II.Bayezid devirlerinde yaptığı akınlarla devlete büyük hizmeti geçmiştir.
Fatih devrinde 25 devletle birlikte tutuşulan harplerde Alaâddin Ali Paşa'nın akınları, düşmanları yıldırmış ve muharebe güçlerini büyük ölçüde kırmıştır.
Fatih idaresindeki Osmanlı Devletine 25 devlet birden harp açmıştır. 1463'te başlayan savaşlar 16 sene aralıksız devam etmiş, savaşların hepsi Osmanlı devletinin zaferleriyle neticelenmiştir.
Osmanlı Devletine harp açan devletler arasında, Venedik, Macaristan, Almanya, Lehistan, Arago, Kastilya, Napoli gibi harp güçleri oldukça yüksek devletler de vardı. Devletler birleşerek haçlı orduları teşkil etmişlerdi.
İlk olarak Venedik 28 Temmuz 1463'te harp açmış, fakat Mihaloğlu Ali Bey ve diğer Akıncı beylerinin idaresinde Venedik'e yapılan akınlar Venedik'in iktisadî durumunu perişan etmiştir.
Venedik'ten sonra Macaristan'a akınlar yapılmıştır. Bu ülkeye 1461 ve 1466'da yapılan akınları Ali Bey idare etmiştir.
Alaaddin Ali Paşa 1466'daki akında, Macaristan Kralı Matthias Corvinus'un kızını esir almıştır. Bu prenses Mehtâb Hanım adını alarak müslüman olmuş ve Ali Beyle evlenmiştir.
Macarların cezalandırılmasına memur edilen Ali Paşa Tuna'yı geçmiş Varadin'i almış, otuz iki bin esirle dönmüştür.
Gazi Ali Paşa'nın katıldığı akınlardan bazıları şunlardır:
-1470'te Karniyol, Ljubljana ve Neustatele üzerine yapılan akınlarda yirmi bin kişilik düşman ordusu dağıtılmış, sekiz bin esir alınmıştır.
-1473'te Varadin şehri zaptedilmiştir. Yine aynı sene Hırvatistan baştan başa çiğnenmiştir.
-1474'te yapılan akınlarda Lehistan perişan edilmiştir.
-1478'de Venedik'e akın yapılmış, Friul ve Gorizia şehirleri alınmış Venedik ovası baştan başa çiğnenmiş, neticede Venedik'e baş eğdirilmiştir.
-1479'da Erdel'e büyük bir akın tertip edilmiş, kırk bin akıncı ile Erdel'e girilmiştir. Akınların Başkumandanlığını Mihaloğlu Ali Paşa yapmıştır. Bu büyük akında yirmi bin akıncı şehit düşmüştür. Buna mukabil Almanya ve Macaristan'ın harp gücü mahvedilmiş, Venedik ve Macaristan Balkanlardan defedilmiştir.
Alaaddin Ali Paşa Fatih'in vefatından sonra II.Bayezıd devrinde de akınlarına devam etmiştir.
Ali Paşa 1507'de Hakkın rahmetine kavuşurken geride beş bahadır evlat bırakmıştır.
Ali Paşa'nın evlatları; Gazi Hasan Bey, Gazi Ahmed Bey, Gazi Mehmed Bey, Gazi Hızır Bey ve Gazi Kara Mustafa Beyler Kanuni'nin saltanatının ilk yıllarında yaşamış ve hepsi de yaptıkları akınlarda şehit düşmüşlerdir.
Allah rızası için canlarını feda eden şanlı akıncılarımızı ve akıncılarımızın yiğit bir temsilcisi olan Alaaddin Ali Paşa'yı rahmetle yâdediyor, yazımızı akıncıların ruh haletinin terennüm edildiği Yahya Kemal'in "Akıncı" şiiriyle noktalıyoruz.
"Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle...
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.
Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla...
Cennette bugün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!
Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı, o gün dev gibi bir orduyu yendik!"
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:53   #19 (permalink)
Standart

Anadolu Fâtihi
KUTALMIŞOĞLU SÜLEYMAN ŞAH
Selçuk Beyin oğlu Arslan Yabgu'nun torunu ve Selçuklu Beylerinden Melik Şihabeddin Kutalmış Beyin oğlu Gazi Süleyman Şah, Anadoluyu baştan başa fetheden ve bir Müslüman ülkesi haline getiren büyüğümüzdür.
Alparslan'la birlikte Malazgirt muharebesine iştirak eden Gazi Süleyman Bey muharebede büyük kahramanlık göstermiştir. Zaferin kazanılmasından sonra Sultan Alparslan bu namlı kumandanını Anadolunun fethiyle görevlendirdi.
Gazi Süleyman Bey kahraman fedâileriyle birlikte Anadolu içlerine dalarak süratle fetih hareketine girişti ve birkaç sene içerisinde muazzam fetihler yaparak Anadolunun büyük kısmını ele geçirdi.
Gazi Süleyman Bey, Artuk, Tutuk, Dânişmend, Saltuk Beyler gibi büyük kumandanları, akıncı bölükleriyle çeşitli bölgelere göndermişti. Bu kumandanlar zaferler kazanarak Anadolunun bir İslam diyarı olmasını temin etmişlerdir.
Anadoludaki fetih ordusu Kayseri civarında Bizans ordusuyla yaptığı savaşı kazandı ve hiçbir engelle karşılaşmadan Marmara sahillerine, İzmit'e kadar ilerledi.
Süleyman Bey, Konya ile birlikte bütün orta Anadoluyu fethetti. 1075'te de mühim bir Bizans şehri olan İznik ve havalisini ele geçirerek İznik'e yerleşti.
Gazi Süleyman Beyin Anadoludaki fetihleri bütün İslam beldelerinde sevinçle karşılanmaktaydı. Sultan Melikşah da çok sevdiği Süleyman Beyin muvaffakiyetlerinden dolayı her vesileyle sevincini belli ediyordu.
Sultan Melikşah, 1077'de Gazi Süleyman Bey'i Anadolu sultanı olarak ilan etti. Böylece payitaht İznik olmak üzere Anadolu Selçuklu devleti tarih sahnesine çıkmış oluyordu.
Süleyman Şah, Bizansın içişlerine de karışıyor, desteklediği şahsı kral yaptırıyordu. Nitekim krallığını ilan eden Bizans kumandanı Botaniates'i desteklemiş ve bu kumandanın yanına iki bin asker vererek tahtı ele geçirmesine yardımcı olmuştu.
Askerlerine ve halka son derece iyi davranan ve adaletle iş ören Süleyman Şah gayr-i müslim yerli halkın da takdirini kazanmıştı. İç isyanlar ve kötü idare yüzünden perişan olan yerli halk, Süleyman Şah idaresinde huzur ve sükûna kavuşmuşlardı.
Bir yandan fetihler devam ederken, diğer yandan fethedilen topraklara Müslümanlar getirilip yerleştiriliyordu. Azerbaycan, Türkistan ve İran'dan onbinlerce Müslüman aile Anadoluya göçetmeye başlamıştı.
Süleyman Şah, Kapıdağı yarımada ile Çanakkale Boğazı'nın Asya sahillerini de ele geçirdi. İstanbul Boğazına kadar olan kısımlar daha önce ele geçirilmişti. Öyle ki Selçuklu orduları Üsküdar'a kadar gelmiş ve hasretle İstanbul'u temaşa etmişlerdi.
1081'de yapılan anlaşmaya göre, Selçukluların Marmara sahillerine kadar bütün Anadolu'ya sahip oldukları Bizanslılarca da kabul edilmiştir.
Süleyman Şah 1082 yılında Çukurova'ya girdi ve ilk önce Tarsus'u fethetti. 1083'te ise Adana, başta olmak üzere bütün Kilikya (Adana civarları) beldelerini hakimiyyeti altına aldı.
Süleyman Şah'ın en büyük arzusu Antakya'yı ele geçirmekti. Bu maksatla yola çıktı. Harekâtını gizli tuttu. 12 gün boyunca gündüzleri konaklamak ve geceleri yol almak suretiyle ordusunu ilerletti. 13 Aralık 1084 günü Antakya önlerine geldi ve ani bir hücumla şehri ele geçirdi. Şehrin büyük kilisesini camiye çevirdi. İlk cuma namazında 120 müezzin bir ağızdan Ezan-ı Muhammedi'yi okudu.
Süleyman Şah şehrin ahalisine çok iyi davrandı ve şehri baştan başa imar ettirdi.
Süleyman Şah Anadoludaki fetih harekâtını devam ettirdi. Kumandanlarını çeşitli bölgelere gönderdi. Bunlardan Buldacı Bey, 1085 başlarında Maraş, Elbistan, Göksun ve Besni kalelerini fethederek bu bölgeleri ele geçirdi.
Bu esnada Çaka Bey İzmir'i fethetmiş, İzmir Körfezinde büyük bir donanma kurdurarak Selçuklu Devletinin ilk deniz kuvvetlerinin kurucusu olmuştu.
Gümüştekin Bey ise Urfa ve Antep çevresini fethetmişti. 1085'e doğru bütün beylikler bir araya getirilmiş ve Anadolu'da kuvvetli bir devlet doğmuştu. Süleyman Şah Kurucusu olduğu devletin birliğini temin etmişti. 1105'e doğru bütün Anadolu Müslümanların eline geçmişti. Anadolu fâtihi Süleyman Şah, devlet idaresinde de maharetini göstermiş ele geçirdiği topraklara kök salmak için müslüman ahalinin Anadoluya yerleşmesini temin etmişti.
Süleyman Şah zaferden zafere koşarken, Sultan Melikşah'ın kardeşi Sultan Tutuş da saltanat hevesine kapılmış, Suriye'de bir devlet kurmak maksadıyla sağa sola saldırmaya başlamıştı.
Süleyman Şah, Sultan Tutuş'un bu hareketlerine dur demek maksadiyle ordusuyla birlikte Tutuş'un üzerine yürüdü. İki ordu 5 Haziran 1086'da Halep yakınlarında karşı karşıya geldi. Muharebenin en şiddetli safhasında bir kısım Türkmenler Süleyman Şah'ın safını terkederek karşı tarafa geçtiler. Bunun üzerine Süleyman Şah'ın ordusu bozuldu. Kendisi de muharebe meydanında vuruşurken şehid düştü. Cenazesi büyük bir cemaatle kılınan cenaze namazından sonra Halep kapısında defnedildi.
Anadolu fâtihi Süleyman Şah'ın şehadeti, Anadolu'da ve bütün Selçuklu beldelerinde üzüntüyle karşılandı.
Sultan Melikşah, Süleyman Şah'ın oğlu I.Kılıçarslan'ı İsfahan'a getirterek ihtimamla yetiştirdi.
Süleyman Şah'ın sağlam temeller üzerine bina ettiği devlet 1308'e kadar tarih sahnesinde kalmıştır.
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-08-2008, 12:54   #20 (permalink)
Standart

Bağdat ve Revan'ın fethinde büyük kahramanlık gösteren sadrazam
KEMANKEŞ MUSTAFA PAŞA
Şimdiki Çarşıkapı otobüs durağının olduğu yerde büyük bir kahraman yatmaktaymış. "Yatmaktaymış" diyoruz, çünkü göründüğü gibi şimdi orada mezar yok. Medrese de yok. Koca türbe de yok. "Nereye gider koca türbe?" demeyiniz sakın! Hicranlı yüreklere hançer vurmuş olursunuz. Evet, nice büyüklerinki gibi, Kemankeş Mustafa Paşa'nın da türbesi yok edilmiş malesef...
Meydan açılacak. Planı yapanlar bakmışlar ki orada koca binalar var. Kimdir, necidir, demeden vurmuşlar kazmayı binanın temeline ve iki katlı mâmur medreseyi ve Mustafa Paşa'nın türbesini yerle bir etmişler. Ve orayı meydan yapmışlar.
Kemankeş Mustafa Paşa'nın mezarını ararken öğrendik bu acı hakikati. Tarihî kaynaklar, Kemankeş Mustafa Paşa'nın Bayezid Camii ile Çorlulu Ali Paşa Camii arasındaki kendi medresesi yanında bulunan türbesine defnedildiğini yazmaktadır. Fakat bahsedilen yerde öyle bir türbe yoktur. "Çünkü Mustafa Paşa'nın türbesi şimdiki Çarşıkapı otobüs durağının bulunduğu yerdeymiş. Yanında da iki katlı güzel bir bina olan medresesi varmış. Yol yapılırken türbe ve medrese yıkılmış. Böylece hiçbir iz kalmamış ve bu iki eser de yok olup gitmiş.
Kendisine türbesinde haşir sabahında uyanmak üzere yatması bile çok görülen Mustafa Paşa kimdi? Cevabını, bazılarınca yıkılmak, yakılmak ve unutturulmak istenilen tarihimizin mazi aynasına bakarak alıyoruz.
Mustafa Paşa 1592'de Arnavutluk'ta dünyaya gelmiştir. Genç yaşında yeniçeri ocağına intisab ederek savaşlara katılmıştır. Gayreti, çalışkanlığı ve maharetiyle dikkatleri çekmiştir. Ok atmadaki ustalığından dolayı "Kemankeş" denilmiştir. Herkes tarafından sevilip takdir edilen Kemankeş Kara Mustafa süratle terfi etmeye başlamıştır. 1634'te Sekbanbaşı olmuş, IV.Murad'ın Leh seferi dolayısiyle Edirne'ye gidişgelişinde yanında bulunmuştur. Padişah, yakından tanıdığı Kemankeşi çok takdir etmiş ve Revan seferinin .hazırlıkları devam ederken, 23 Mart 1635'te Yeniçeri Ağası yapmıştır.
Böylece mühim bir vazifeyle Revan seferine iştirak eden Kemankeş Mustafa Paşa, Revan'ın muhasarası esnasında büyük kahramanlık göstermiştir. Askerlerin önünde vuruşarak onlara moral vermiş ve Revan'ın fethinde büyük rol oynamıştır.
Aynı şekilde Bağdad'ın kuşatılması ve fethinde de Kemankeş Mustafa Paşa'nın büyük fedakarlıkları görülmüştür. Sultan IV.Murad, Sadrazam Tayyar Mehmed Paşa'nın Bağdad muhasarası esnasında şehid olması üzerine Kemankeş Mustafa Paşa'yı sadrazam yapmıştır.
Bağdat'ın fethinden sonra padişah İstanbul'a dönmüş, Mustafa Paşa Bağdat kalesini tamir ettirip, şehrin idaresini yoluna koyduktan sonra İran içlerine doğru yürümüş ve nihayet, 17 Mayıs 1639'da Kasr-ı Şirin'de Safevilerle Osmanlı Devletinin lehine olan bir anlaşma imzalamıştır.
Kemankeş Mustafa Paşa, Sultan IV.Murad'ın vefatından sonra tahta geçen Sultan İbrahim zamanında da sadrazam olarak vazifesine devam etmiştir.
Memleketin ve milletin bütün meseleleriyle uğraşmaya hayatını adayan Mustafa Paşa, milletin maruz kaldığı musibetlerden büyük üzüntü duymakta ve bizzat uğraşarak yaraları sarmaya çalışmaktadır. Nitekim, Nisan 1640'da Galata'da yangın çıktığını haber alınca yangın mahalline koşmuş ve yangını söndürmek, alevler arasında kalanlara yardım etmek için hayatını hiçe sayarak yangının içine dalmış, yardıma muhtaç insanların kurtulmalarına vesile olmuştur. Fakat bu yangındaki çalışmaları esnasında kendisinin de yüzü yanmıştır.
Anadoludaki zorbaların hadlerini bildiren, isyanları bastıran Kemankeş Mustafa Paşa daha sonra büyük bir gayretle Devletin malî meselelerini ele almış ve ilk planda devletin dış borçlarını ödemeye uğraşmıştır. Almış olduğu tedbirlerle vergilerin muntazam toplanmasını temin etmiş, bozuk akçe yerine yeni sikke kestirerek paranın değerini arttırmıştır.
Alım ve satım fiyatlarını kontrol altında bulundurmuş, tüccar ve esnafa sağlam para verildiğinden, piyasada bolluk ve ucuzluk temin edilmiştir.
Kemankeş Mustafa Paşa'nın gayretleri kısa zamanda karşılığını vermiş ve devletin geliri masrafı karşılar duruma gelmiştir. Hatta büyük meblağlar da devlet hazinesine kâr kalmıştır.
Durup dinlenmeden çalışan Mustafa Paşa'nın gayretleri neticesinde memlekette bir huzur, refah ve bolluk devri yaşanmış, devlet idaresi düzene girmiş, devletin itibarı gittikçe artarak eski haşmetli dönemlere benzer bir devir açılmıştır. Fakat ne yazık ki, Erbab-ı kemali çekemeyen, kötü karakterli kişiler Kemankeş Mustafa Paşa aleyhinde entrikalar çevirmeye başlamışlar, neticede de emellerine ulaşmışlardır.
Bu değerli devlet adamı 22 Şubat 1644'te padişaha suçsuz olduğunu ve aleyhine hile dolapları çevrildiğini anlatmışsa da bir türlü dinletememiş ve üzüntü içerisinde evine geldikten sonra evinin kuşatıldığını görmüş, bunun üzerine bostancılarla vuruşmaya başlamış, fakat yakalanarak eli kolu bağlı olarak Cellat Kara Ali'ye teslim edilmiştir. Kara Ali de Kemankeş Mustafa Paşa'yı Hocapaşa çarşısında Sebilhane önünde boğmuştur. Cenazesi kendi medresesi yanındaki türbesine defnedilmiştir.
Kemankeş Mustafa Paşa, büyük bir devlet adamı ve hayırsever bir zattır. Muhtelif yerlerde camiler, medreseler, çeşmeler, hanlar yaptırmıştır. Ka'be'nin su yolunu genişletmiş ve her sene Haremeyn fakirlerine 2500 sikke göndermiştir.
Bu büyük devlet adamı vefatından sonra unutulmamış ve değerli edibler, âlimler eserlerini kendisine ithaf etmişlerdir. Kardeşi, mevlevi şairlerinden Osman Dede "Gülşen-i İrfan" isimli eserim, Kara Çelebi-zâde Abdül'aziz Efendi "Zafernâme" sini ve Serezli Şeyh Habib Efendi Zade Abdurrahman Efendi, "Nahlistân-ı Tarab fi mahâsîn-i arzi'1-Arab" isimli Mısır tarihini Mustafa Paşa'ya ithaf etmişlerdir.
Türbesi yıkılsa da mezan yok edilse de Kemankeş Mustafa Paşa ve emsali büyükler gönüllerde yaşamaya devam edeceklerdir
__________________
Gelisine Kurdum Saatlerimi,Gidisinden habersiz.
Kaç damla gözyasi biriktirmistim hayalinle gecen katran kara gecelerde?
Kaç sabaha iyi geceler diyip kapattim perdelerimi?
Sen hariç kimse girmesin;
Ne geceme, Ne günüme,Ne kalbime...










||
MisS MuяdєR ||
| |cLassPaSHa ||



cHiLeK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Türkiye +4. Şuan Saat: 12:08.

Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0 knight online
site ekle