
Çanakkale Savaşları icinde Şehit Mektupları konusu , BİR ASKERİN SİPERDEKİ İLK GECESİ Sevgili Kardeşim Müfit Necdet’e Başları göklere doğru uzanmış, dağların üzerinde kartallar gibi uçuşan bulutlar, altın kurdelelerle işlenirken muhitin sükun ve sükut ile titreyen kalbinde, karanlıkları ...
| |||||||
| Kayıt ol | Albümler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #1 (permalink) |
| BİR ASKERİN SİPERDEKİ İLK GECESİ ![]() Sevgili Kardeşim Müfit Necdet’e Başları göklere doğru uzanmış, dağların üzerinde kartallar gibi uçuşan bulutlar, altın kurdelelerle işlenirken muhitin sükun ve sükut ile titreyen kalbinde, karanlıkları yaran, zulmetlere meydan okuyan bir seda yükseldi. “Silah başına!...” Bu emir birkaç şahısta, birkaç ağızda tekrar ederek, yansıdı. Artık gölgeler dolaşıyor, fısıltılar çoğalıyor, bazen kısa, sert ve keskin emirler duyuluyordu. Mahmur gözler, arslan yürekler, cesur yiğitler karşılaştıkça, bir nakarat gibi; “düşman taarruz ediyormuş” deniliyor ve bu cümleyi hafif alaycı bir tebessüm takip ediyordu. Hiçbir yerde hiçbir kimsede olağanüstülük, heyecan görülmüyordu. Ölüme karşı gitmeye hazırlanan bu cesur kahramanlar üzerinde küçük bir tereddüt bile hissedilmiyordu. Yalnız sükun ve intizamla çalışan, düşmana karşı koyacak, ölümle çarpışacak fakat vatanı kurtarmaya azmetmiş, milletin namusuyla eğlenen, yurdun, Türk’ün mukaddesatıyla eğlenen, küçük görmek isteyen düşmanı kahredecek, şanlı bir destan ve kahramanlık görülüyordu. Genç subaylar kılıçlarını kuşanıyor, azimkar gözlerle düşman istikametindeki yıldızlardan haberler sezmeye uğraşıyordu. Bunlar da benim gibi, hepsi genç, hepsi de yeni terfi etmiş, henüz gençlik devresinin ateşli ihtiraslarını yenmeden, gençliğin zevk ve emellerine doymadan, vatanın bağrında alçalmış çizmelerle, boşa yürüyen düşmana haddini bildirmek için namuslarına tecavüz edilmiş millettaşlarının, hakaret görmüş kardeşlerinin intikamını almak için, din için, namus için, vatan için istikballerini çiğneyerek yurdun istikbali uğrunda hudutlara koşmuşlardı. Ay, doğudan nurlu saçlarını dökerek altın ışıklarıyla yolumuzu aydınlattı. Kainatın boşluklarında hüzünler, elemler dolaştı. Gözler ileride, tüfekler omuzda, herkesin kalbinde nur ve iman, fikrinde din ve vatan endişesi içerisinde, Kuzey Yıldızı’nın izini takip ederek ilerliyordu. Uzaklardan duyulan birkaç silah sesi, gecenin sessiz hüznünü yırtarak etrafa dağıldı. Önde cüretkar adımlarla yürüyen dinç, vakarlı subaylar, arkasında gözleri vatanın her tarafına sokulmak isteyen düşmana; şimşekler, ateşler saçan bir kıt’a. Bunlar ayaklarının hareketiyle meydana gelen küçük, çıtırtıları duymayarak, mehtabın ışıklarından sabahın olduğuna hükmeden bülbüllerin ötüşlerine asla ehemmiyet vermeyerek, etrafın yeşil ormanlıkları arasından gösterilen istikamette, düşmanı kahretmek için ilerliyordu. Sert, kısa ve emredici bir ses, gecenin mahmur karanlığı üzerinde uçuştu: “İstikamet 34 nolu savunma noktası!...” Başlar sola, ayaklar sola, mangalar sola döndü. Artık yüksek, çetin, çakıllı, manalı bir dağ tırmanılıyordu. Mesafenin verdiği yorgunlukla terleyen yüzümü, beyaz “Mim” markalı mendille silerken, kalbimde saklayamayacağım bir acı duydum. Ruhum ezildi. Gözlerimle hayaller, beynimde birer birer mazinin tatlı hatıraları dolaştı. Batıya döndüm, İstanbul’un beyaz ufuklarına doğru üç senedir hasret çektiğim bir mevcudiyetin hayaline yemin ettim. “vatanı düşman ayakları, camileri haç gölgeleri altında görmektense……. Hemşirelerin namusları ayak altına alınmak, ihtiyar annelerin beyaz saçları hakaret edilmektense, senin; özellikle senin, Ey güzel hayal! Düşman kucağında çırpındığını duymaktansa, şu yüksek tepenin bulutlara karışmış zirvelerinde bayrağım gibi kırmızı kanlara boyanarak ölümü isterim” dedim. Ettiğim bu yemini uzaklardan duyulan düşman mermilerinin seslerini teyit etti. Yüksek, hakim semalara karışan tepenin oyulmuş bağrında girdiğimiz siperlerden; önümüzde gümüş pırıltılarla akan derenin parıltısı; tabiatın mehtap ile konuşması görülüyor ve hissediliyordu. Önümüz toprak, arkamız toprak, her yanımız toprak ve kim bilir ihtimal birkaç saat sonra büsbütün bu topraklara gömülmek için hayata veda edecektik. Fakat hayır! Mukaddesatımı çiğnemek isteyen, Kabe’me haçlar yerleştirmek isteyen, bu sefil düşman leşlerinden kan abidesi ve zafer teşkil etmeden ölmeyeceğim. Gözlerimde beyaz ve güzel bir hayal, ellerimde ölüm püsküren küçük ve yuvarlak bombalar olduğu halde yürüdüm ve atıldım. İlk bombayı sevgilim namına ateşlerken batıya, onun diyarına bulutlarla selamlar, hürmetler yolladım. BOMBACI MEHMET ÇAVUŞ Seddülbahir ve Conkbayırı’nın büyük kahramanlarından biri de Denizli’nin Çivril kazasının Madenler Köyü’nden Kadir oğlu Mehmet Çavuş’tu (1. Kolordu, 1. Tümen 7. Alay, 3. Tabur, 1. Bölük). Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar, karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine ödettirirdi. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları birkaç saniye saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş’un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş’un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuru ile hastanede yatarken tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Sağ kolumu kaybettim, zararı yok. Sol kolum var. Onunla da pek ala iş görebilirim. Beni müteessir eden ve kıtama katılıp düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affediniz muhterem kumandanım.” Dedelerimizden bir dede… Misal Mehmet Çavuş. Bu mübarek toprakların o günlerdeki sağ kolu idi. Onu anlayıp yaşatarak sen de bugün onun sağ kolu olmalısın! Haydi, ne duruyorsun" O, gözlerini bile kırpmamıştı. BURDUR - BUCAKLI OSMAN OĞLU İBRAHİM ![]() Hakikatli Validem, Mahsus selam iderim, iki elerlinden öperim, hayır duanızı talep iderim. Hamd olsun, sıhhatteyim. İnşallah sizlerde sıhhattesinizdir. 18 Eylül 1915 tarihinde harbe iştirak ettik. Şimdiye kadar İngiliz düşmanımızla muharebe itmekteyim. İşte şimdi Osmanlı ordusunun kahraman askerleri, İngiliz düşmanlarımızı kahr iderek tamam denize kadar döktük. Hamd olsun, daha çok düşmanlarımızı tepeleyeceğiz. Biz Osmanlı askeriyiz, bize bu Osmanlılık birinci padişahımız Osman Gazi’den kalmıştır. Asla geri dönmeyiz. Muharebe ettiğimiz gibi mektup yazmaya elimiz değmiyordu. Biz asker olduğumuz gibi her daim mektup yazamayız; benim bir mektubuma beş mektup yazacaksınız herhalde cevabını gönderiniz, İnşallah yakın zamanda. Selamet şerefine ihsan eylesin. Elbaki Hüda’ya emanet olasınız. Valideciğim meram etmeyesiniz, hamd olsun çok rahatım. Ocak 1916.Oğlunuz İbrahim Çavuş. Adresim: altıncı Hatem Nizamiye’dir. Birinci Taburun İkinci Bölüğünde, Birinci Takımın Birinci Mangasında diyerek yazınız. Himmetli Biraderim, Muhammed Efendi, Dayım Yusuf Efendi, Evvela selam ettikten sonra, saniyen iki ellerinizden buse idem ve yengem kadınlara ayarıca selam iderim. Biraderimin hanesi tarafına, Kerim Kadınlara, Mahdumum Emin Ağa’ya ayrıca selam iderim. Mahdumum Osman Ağa’ya, Yusuf Ağa’ya, ayrıca evladına selam iderim. Büyük Pederim Ahmet Ağa’ya hanesi tarafına, kızlarına selam iderim. Amcam Mustafa Ağa’ya, Muhammed Efendi’ye Dayım Osman Çavuş Ağa’ya, Hacı Emin Ağa’ya cümlenize selam iderim. Bize selam yok mu diyen ahbapların cümlesine ayrı ayrı selam iderim. Bizim kadına da selam iderim. Şimdiye kadar mektup yollamadığımın sebebi; Ağustos 31 tarihinde İstanbul’dan hareket ettik, Eylül’ün 18’inde Arıburnu’nun sağında harbe girdik. 21 Aralık 1915 de düşmanı kahrettik Allah izniyle. 21 Aralık 1915 günü sabah namazının evvel vaktinde düşmanları denize döktük. 4 Ocak 1916’da hareket ettik Tekirdağ’ına geldik. Şimdiye kadar benim elim olmadı, sizde benim nerde olduğumu bilmediniz. Şimdiden geri ben haftada bir mektup gönderirsem sizde haftada beş mektup göndermelisiniz. Ateş altında bir mektup yazdım, 16 Aralık 1915 tarihini atmadım. Şimdi bu mektup ile ikisini birden yolladım. Kusura bakmayınız, inşallah yakın vakitte görüşürüz. Ol tarafta her işlerinizi nasıl ettiyseniz beyan ediniz. Sizden aldığım iki mektup; biri dayım Osman Çavuş, biri Biraderim Muhammed Efendi’den. Harp yerinde geldi, vusul buldu, çok memnun oldum. Allah sizleri de memnun eylesin. Emin olduğumuz yeri soruyordunuz. Şimdi Tekirdağ’ına geldik, şimdilik buradayız. Biraderim Hakkı Efendi’ye, Mustafa Ağa’ya ayrı ayrı selam iderim. Şükürler olsun paraca sıkılmadım, tütün içmediğim sebeple; çocuklara tütün içirmeyin. Bir iki ay daha param yeter meram etmeyiz. Tekirdağ’ında Osman oğlu İbrahim Burdur-Bucak-Kuşbaba köyü HASAN ETHEM ![]() "Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Söyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı. Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedası ile beni teshir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri: - Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi. - Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay... - Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim. - Efendim, su derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu? - Evet, dedim. Evet ne kadar güzel. - İşte onun çobanından 10 paraya aldım. Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan simdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akısını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi." Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve su tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim : - Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey su öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, su heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur. "Ey benim Yarabbim! Su kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!" diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadir’e mektup yazdım. Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat’iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister. Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun." Oğlun Hasan Ethem 4 Nisan 1331 (17 Nisan 1915) KOLAĞASI MEHMET TEVFİK ![]() Ovacık Karibindeki Ordugahtan 31 Mayıs 1915 Pazartesi Sevgili Babacığım, Valideciğim, Arıburnu’nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti, hamdolsun kurtuldum. Fakat bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağımdan ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere şu yazılarımı yazıyorum. Hamdü senalar olsun Cenab-ı Hakk’a, beni rütbeye kadar ihsan etti. Yine mukadderatı ilahiye olarak beni asker yaptı. Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz… Cenab-ı Hakk’a ve sizlere çok teşekkür ederim. Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı hak etmek zamanıdır. Vazife-i mukaddese-i vataniyeyi ifaya cehdediyorum. Rütbe-i şehadete suud edersem Cenab-ı Hakk’ın en sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim. Asker olduğum için bu her zaman bana pek yakındır, sevgili babacığım ve valideciğim. Göz bebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum Nezihciğimi evvela Cenab-ı Hakk’ın saniyen sizin himayenize tevdi ediyorum. Onlar hakkında ne mümkün ise lütfen yapınız. Oğlumun talim terbiyesine siz de refikamla birlikte lütfen say ediniz. Servetimizin olmadığı malumdur. Mümkün olandan fazla bir şeyi isteyemem, istesem de pek beyhudedir. Refikama hitaben yazdığım matuf mektubu lütfen kendi eline veriniz. Fakat çok müteessir olacaktır, o teessürü izah edecek vechile veriniz. Ağlayacak, üzülecek tabii, teselli ediniz. Mukadderat-ı İlahiye böyleymiş. Malumat ve düyunatın hakkında refikam mektubumda laf ettiğim deftere ehemmiyet veriniz. Münevver’in hafızasında veyahut kendi defterinde mukayyet düyunat da doğrudur. Münevver’e yazdığım mektubum daha mufassaldır. Kendisinden sorunuz. Sevgili Baba ve Valideciğim, belki bilmeyerek size karşı birçok kusurlarda bulunmuşumdur. Beni affedeniz, hakkınızı helal ediniz, ruhumu şadediniz, refikama muavenet ediniz ve muin olunuz. Sevgili Hemşirem Lütfiyeciğim. Bilirsiniz ki, sizi çok severdim. Sizin için ve sayi-min yettiği nispette ne yapmak lazımsa yapmak isterdim. Belki size karşı daha da kusur etmişimdir, beni affet. Mukadderatı ilahiye böyle imiş hakkını helal et, ruhumu şa’det, yengeniz Münevver Hanımla oğlum Nezih’e sen de yardım et, sizi de Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve himayesine tevdi ediyorum. Ey akraba ve ehibba ve evda, cümlenize elveda cümleniz hakkınızı helal ediniz. Benim tarafımdan cümlenize hakkım helal olsun… Ebediyen Allah’a ısmarladım. Oğlunuz, Kolağası Mehmet Tevfik KINALI HASAN ![]() Çanakkale köylerinden her gün yüzlerce genç savaşa katılmak üzere birliklerde toplanmaktadır. Acemi askerlerin eğitim ve teçhizatı tamamlandıktan sonra, cepheye gönderilmektedir. Yüzbaşı Sırrı Bey’, ikindi vakti yeni gelen erleri teftiş ederken, içlerinden bir tanesinin saçının bir tarafının kınalanmış olduğunu görür ve takılır: — “Hiç erkek kınalanır mı?” Mehmetçik: 1. “Buraya gelmeden evvel, anam kınalamıştı komutanım” der. Ve sebebini bilmediğini ilave eder. Komutanın isteği üzerine Yozgat’ın Sorgun kazasının Karayakup köyünden cepheye gelen Hasan, anasına yazdığı mektupta; “Anacığım kardeşlerimi askere gönderirken başına kına koyma... Zabit efendi bana sordu cevap veremedim. Kardeşlerim de cevap veremeyip mahcup olmasınlar.” diye sorar. Gelen cevabi mektupta ise şunlar yazılıdır.” Ey Gözümün Nuru Hasan’ım, Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor. Sen ecdadından babandan aşağı kalamazsın... Ben, senin anan isem, beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü. Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor… Sen bu ailenin seçilmiş bir kurbanısın... Hasan’ım, söyle zabit efendiye... Bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır… Ben de seni evlatlarımın arasından vatana kurban adadım, Onun için saçını kınalamıştım… Allahın hükmüyle. Allah, seni İsmail Peygamber’in yolundan ayırmasın. Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktır Gözlerinden öperim. Annen Hatice Kınalı Hasan, bu güzel vatana adanmış bir adaktı. Cephede savaşır, savaşır. Sonra yaralanır geriye alırlar... Cephenin hemen gerisinde, Kocadere Köyündeki sargı yerine getirilir. Fakat Kınalı Hasan tedavi göremeden ruhunu teslim etmiştir. Diğer şehit olanlarla birlikte, Hasan‘nın da kimlik tespiti yapılıp, köy mezarlığına gömeceklerdi. Bu işlerle görevli Zabit Namzedi Mehmet Efendi. Kınalı Hasan ‘ın üzerini arar, anasının mektubuna ve bir de tamamlanmamış bir şiir karalaması bulur. “Anam yakmış kınayı adak diye, Ben de vatan için kurban doğmuşum. Anamdan Allah’a son bir hediye, Kıımandanım! Ben İsmail dağmuşum...” Onu doğuran ana içtenliğin, sevginin, inancın ta kendisiydi... Pembe dudaklarıyla Hatice ananın sütünü emiyor; insanlığı, vatan sevgisini büyüklerine itaat hazinesinden gürül gürül akan o beyaz hulasa aşkıyla olgunlaşıyordu, Hasan’ı toprağa gömerlerken cümle âlem ağladı. Kurtlar, kuşlar onu selametleyip, gökyüzü rahmetiyle onu yıkadı ve birden nereden geldiği bilinmeyen bir sesle uyandılar “O benim has cennetime girecektir.” Sonra hep birlikte “Âmin” dediler Çanakkale Savaşları’ndaki Türk insanın kahramanlıktaki ölümsüzlüğü işte bu sırlı menkıbenin içindedir. Devirler değişecek, insanlar değişecek, fakat o ölümsüz kahramanlıklar zamana bakmadan yaşayacaktır. OĞLUNUZ SEYFULLAH Sevgili Anneciğim; Canımıza tak diyen iki yıllık gurbet hayatından artık kurtuluyoruz. Sana ve aileme kavuşacağım için seviniyorum. Mektebimizi alıyorlar, hastane olacakmış, bizi de İstanbul’a mekteplere dağıtacaklarmış. Hocalarımızın çoğu da askerlik hizmetine gidiyorlar, büyük sınıflarda gönüllü yazılacaklarmış. Bugün Türkçe hocamız sınıfa geldi, ama çok kalmadı, bize veda etti. Bize “zamanı gelince cephede yapılacak vatan hizmetinin mektepte yapılan hizmetten daha kutsal olduğunu” söyledi. Birkaç günden beri Çanakkale sokaklarından askerler geçiyor. Çanakkale içinde aynalı çarşı, anne ben gidiyorum düşmana karşı.” şarkısını söylüyorlar. At üstünde zabitler top arabaları mekkâre ve deve kervanları sokağımızı doldurdu. Harp olacakmış. İngiliz ve Fransız harp filoları boğazın dışında dolaşıyorlarmış. Buralar bombardıman edilecekmiş. Bu bombardımanı görmek isterdim ama yakında Çanakkale”den ayrılacağız, ama size kovuşacağım ben. Beybabamın sizin ellerinizden öper, kardeşlerime selam ederim. ŞEHİT YÜZBAŞI KAZIM EFENDİ’NİN SON MEKTUBU 27 Nisan 1915 (Rumi 14 Nisan 1331) günü, 21. Alay, 1. Tabur, 1. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Kazım Efendi, Seddülbahir’de şehit oldu. Vatanı için ölümü büyük bir kalp rahatsızlığı içinde bekleyen bir adamın vasiyeti olan bu mektup Çanakkale’yi Çanakkale yapan kahramanlık destanının özel bir ifadesidir. Yüzbaşı Kazım Efendi, bu mektubu yazdıktan tam 26 gün sonra hissettiği veçhile şehit olmuştur. Aşağıda kardeşine gönderdiği son mektubu sunuyoruz. Sevgili Kardeşim, Ben vatan ve millet uğrunda bana düşen vazifeyi ifa ettim. Artık gerisini size terk ediyorum. Ben cümlenize hakkımı helal ettim, tabiidir ki siz de helal edersiniz. Hemşiremin, Ziya’nın kemali hasretle gözlerinden öperim. Muhterem amcamın ellerinden öperek dualarını her zaman beklerim. Çoluk çocuğumu evvel Cenab-ı Hakk’a sonra vatan ve millete ve sizlere emanet ederim. Sevgili valideme, aileme, çocuklara güzel bakınız. Tahsillerine himmet ediniz. Maaşlarının tahsisi, icap eden muamelenin ifası için arkadaşlardan alayımızın tabur katibi ve aynı zamanda alay naibi bulunan Hasan Efendi’ye yazdım. Bulunduğum fırkanın kumandanı Miralay Remzi Bey’dir. Alay kumandanı Binbaşı Halil Bey’dir. Bu isimler size lazım olursa kendileriyle muhabere edersiniz. Binbaşımız Şevki Bey de benim gibi tehlikede bulunduğu için sağ kalırsa ona da müracaat edersiniz. Kolordu kumandanımız malum olduğu üzere Esat Paşa Hazretleri’dir. Hayvanım hakkında lazım gelen muamele için de katip efendiye yazdım. Oradaki hakkımı da çocuklarım için ararsınız. Sana çok rica ederim, efradı ailemi, validemi hiçbir vakit üzme. Daima rıfk ile muamele et. Bana acımasınlar. Ben mukaddes vatan vazifem uğruna terki can ettim, bahtiyarım. Cenab-ı Hakk sizleri de bahtiyar buyursun. Baki cümlenizi Cenab-ı Hakk’a emanet ederim sevgili kardeşim. Seddülbahir civarında Salimbey Çiftliği’nden 18-19 “M” 331 Kazım Üsteğmen Zahid'in Vasiyeti “Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz.Bilirsin , her muharebeye giren ölmez. Fakat eğer ben ölürsem sakın gam yeme... Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasip etti ise , benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde , elbette , ruhlarımızı da birbirine kavuşturur.Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu.Ancak , sana bir vasiyetim var : Birincisi benim için kat’iyyen ağlama... İkincisi, eşyamın listesi ilişikte.Bunları sat , ele geçecek paradan “mihr-i muaccel ” ve “mihr-i müeccel ” ini al , üst tarafı ile bana bir mevlüt okut.Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma...” Ayrıca mektubun içinden kırmızı kordelaya bağlı bir de saç demeti çıkar.Saçın tazeliği bunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir. İşte o zaman herkes Zahid’in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir.Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında evlad ü iyal düşüncesini de bırakmıştır.Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir. Zahid , 9 Ocak 1916’da şehit olur. Gümüşhane’nin Şiran ilçesinden Üsteğmen Zahid , Aziziye ilçesinin Kılıç Mehmet Bey köyünden Ahmet Efendi’nin kızı , eşi Hanife Hanım’a yazdığı ve vasiyetini bildirdiği mektubunu şu cümle ile bitirir : “Bu vasiyetimi aldığınız zaman yüksek sesle ağlamanıza razı değilim.”
__________________ Kan bozuk olmazsa mazi satılmaz, Takım tutar gibi dava tutulmaz, Moda da değildir her yıl atılmaz, Geçen geçsin ben vazgeçmem davamdan... ![]() Konu VusLaT tarafından (12-03-2008 Saat 18:51 ) değiştirilmiştir.. | |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| sehit, mektuplari |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Şehit Oldum Şehit; Yitmedim Anne...Vallahi Yan Gelip Yatmadim Anne... | Asi_KIZ | Şiirler | 4 | 20-12-2007 00:22 |
| Cennet Mektupları 2 | Mè£odî | Hikayeler | 0 | 15-11-2007 17:46 |
| Cennet Mektupları 1 | Mè£odî | Hikayeler | 0 | 15-11-2007 17:44 |
| Siper Mektupları | Magiclover | Kitap Özetleri | 0 | 16-07-2007 03:26 |
| Aşk Mektupları | sudenazz | Hikayeler | 0 | 06-01-2006 14:24 |