
Edebiyat icinde Edebiyata Bakışta Bilimin ve Yorumun Yeri konusu , Edebiyata Bakışta Bilimin ve Yorumun Yeri Prof.Dr.Ahmet İnam Önce bu "edebiyat bilimi" konusunda felsefenin ne gibi katkıları olabilir, felsefenin yeri ve felsefeden beklenen ne olabilir ? Bu soruya kısaca değindikten ...
| |||||||
| Kayıt ol | Albümler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #1 (permalink) |
| Edebiyata Bakışta Bilimin ve Yorumun Yeri Prof.Dr.Ahmet İnam Önce bu "edebiyat bilimi" konusunda felsefenin ne gibi katkıları olabilir, felsefenin yeri ve felsefeden beklenen ne olabilir ? Bu soruya kısaca değindikten sonra, ikinci olarak, bir araştırmanın bilim olabilmesi için ne gibi ölçütler taşıması gerekir, böyle ölçütler bulabilir miyiz? Ardından, edebiyat denen alanın bu ölçütlere uygun değerlendirmesi yapılabilir mi; bir edebiyat bilimi veya edebiyat ilmi olanaklı mıdır? Olanaklı ise bu olanak nereden geliyor sorularını soracağım. En sonunda da da bütün bu tartışmalardan bir sonuca varıp, edebiyat alanına ilişkin yapılabilecek ya da yapılmakta olan araştırmaların bir değerlendirilmesi, bir eleştirilmesi ile konuşmamı bitireceğim. Ben bir felsefeciyim ve uzun yıllar bilim metodolojisi üzerine çalıştım. Söyleyeceğim şeyler benim öznel düşüncelerimdir. Bilim ve kültür ilişkisi konusunda kendi bakışımdan değerlendirdiğim düşüncelerdir. O yüzden felsefe böyle diyor diye felsefe adına konuşmam. Bunlar benim kendi özel felsefî yorumlarımdır. Elbette bunların gerekçelerini belki bu konuşmalarımın sınırları içerisinde değil ama gereğinde uzun uzun anlatabilirim. Bizim kültürümüzde de, bütün bu yörede yaşayan halkların kültüründe de, bilim-kültür ilişkisi acaba böyle midir? Bilimden bir medet umma, bilimden aşırı bir beklenti var. "Bilim gelecek, cümle eksikler biter", sözüyle dile getirilebilecek bir durum. Bilim diye bir büyülü güç var, neyse o. Ben ona " bilimden kuş çıkarma" adını veriyorum. Bilim gelecek, kuş çıkacak. Bu kuş da bizim bütün kuşkularımızı giderecek. Bizim insanımız son zamanlarda nedense, felsefeyi tanıdıkça, felsefeden de böyle bir kuş çıkarma niyeti taşımaktadır. Onlara göre, geri kalmışlığımızın nedeni kesinlikle felsefe eksikliğidir. Bir felsefe okusaydık hayatımızda yaptığımız bütün bu yanlışlıkların hiçbirini yapmayacaktık. "Güzelim felsefeyi bir türlü öğrenemediğimiz için, başımıza bunlar geliyor" diye bir düşünce var. Bunun hiç felsefî olmadığını söylemeliyim. Öyle bir felsefe beklentisi ve öyle bir Mesih... "Felsefe gelecek, cümle eksikler biter", bu Yunus'un sözüdür ama felsefe için söylenmemiştir, aşk için söylenmiştir. Aşk ve felsefe arasında bence çok fark yok belki. O yüzden ikisini birleştirebiliriz. Böyle bir felsefe beklentisi yanlış. Çünkü bu, belki bizim insanımızda olan, ilahi bir güce sığınmayla özdeşleştirilebilecek bir beklentidir. Felsefe öyle ilahi bir yanı olan bir şey değildir, salt insanidir. Hatta daha kötüsü şeytanidir. Dolayısıyla felsefeden öyle ilahi şeyler beklemenin çok da anlamlı olacağını sanmıyorum. "Ah biz bir felsefe yapabilseydik edebiyat bilimimiz olacaktı. Edebiyat bilimimiz olduğu için de, edebiyat çalışan akademisyenler olarak daha saygın bilim insanları olacaktık." Bu "scientism" düşüncesi epeydir batıda da var. Scientia est potentia denmiştir.(Bilim güçtür, kuvvettir.) "Bilim" diye iyi bir sihirli bir sözcük vardır ve akademisyenlerin bir çoğu da bu sözcüğün, arkasına sığınırlar. Kendi sosyal konumlarını yükseltmek için böyle yaparlar. Bu da felsefeden beklediğimizle bilimden beklediğimiz arasındaki inanılmaz paralelliği gösteren bir şey. Felsefeciler de bu modele uymuştur. Örneğin, ABD'de Avrupa'nın bir çok üniversitesinde, felsefeciler kendi geleneksel çalışma tarzlarından giderek uzaklaşmışlar ve o üniversitelerinin kendi yapılandırmaları içerisinde felsefeyi teknik bir alanla sınırlamışlardır. Felsefeci de, "nedense benim sözlerim gayri ciddi ve hiç bilimsel gibi gözükmüyor", diye düşündüğü için, herkes gibi "bilimsel olmakla" kendine akademik hayatta bir yer bulma amacıyla, bilime aşırı öykünme yolunu seçebiliyor. Onun için Reichenbach gibi düşünürler öyle kitaplar yazmışlardır: "Bilimsel Felsefe" diye. Oradaki bilimsellik, katı positivist bakışla sınırlıdır. Oysa, örneğin, Almanca'daki "bilimsellik", bir anlamıyla, biraz bizim anladığımızdan, pozitivist bilim anlayışından farklı olarak, ciddiyet demektir. Bilimsel çalışma demek, ciddi çalışmak demektir. (Bir uyanık eleştirmenim, eşsiz bir mantık dehası göstererek, "mizah da ciddidir o halde mizah bilimseldir" çıkarımıyla bu savımı çürütmeye çalıştı. Her ciddi olan bilimseldir" demedim. Her bilimsel adını verebileceğimiz etkinlik ciddidir" dedim. Galiba mantık da "ciddi" bir uğraş olsa gerek!) Ciddi çalışma, söylediklerinin hesabını verebilmek demektir. Söylediğinin gerekçelerini verebilmek demektir. Diğer arkadaşların aynı alanda söylediklerini sorgulayabilmek, eleştirebilmek demektir. Bu bir ciddiyettir ve isterseniz buna bilim de diyebiliriz. Ama bilimden başka bir şey bekliyorsak, ondan doğa bilimleri gibi bir bilim olmasını bekliyorsak, böyle bir şeyin olanağı yok. Doğa bilimleri gibi bir bilim anlayışıyla, edebiyata bakılamaz. Böyle bir bilimle bakılacaksa eğer, o zaman bu bilimin matematiksel bir dili olacak, kabul edilmiş ölçülerle ölçülüp biçilebilecek, ölçümleri yapılacak.. Örneğin ben, Nedim'in bu şiirini okudum ve bu şiirdeki edebiyat düzeyi 0.78 diye ölçebileceğim. " Baki buna göre 0.92, demek ki edebi değeri Nedim'e göre daha üstün olmak gerekir" diyeceğiz. İşte böyle ölçütlerle, bilgisayar programları ile yapılan bir çalışma olacak, makineye vereceğiz; makine de bu şiirleri ölçecek. Bunlar 1970'lerden itibaren yapılmış şeylerdir. İçinizde belki bilgisayar programcıları varsa bir şiiri alıp, oradaki o şiirin bir anlamda matematiksel çözümlemesini yapabilir; size belli bir ölçü de verebilir. Ben gençliğimde bunu yaptım. Şiirlerin matematiksel çözümlemesini yaptım. Nedim'in şiirini alırsınız, oradaki kelimeleri sayarsınız, bu kelimeleri sınıflandırırsınız, işte aşka ait olanlar, tarihe ait olanlar, mekân adları, zamana ilişkin olanlar, daha başka sınıflamalar yaparsınız ve buradan sözcüklerin sayısını bulabildiğiniz gibi, frekansını, sıklığını bulabilirsiniz, ortalama alabilirsiniz. Bu tip matematiksel işlemler yapılabilir, yapılmaktadır ve bana sorarsanız bir anlamda yapılmalıdır. Edebiyat dediğimiz zaman birkaç şeyi de ayırmak lâzım. Okuduğumuz romanlar, öyküler, şiirler var; buna da edebiyat denir. Ve ben bir okur olarak sadece bir romanı veya bir öyküyü, bir şiiri onlardan bir şey öğrenmek için, insana dair bir şey anlamak için veya keyif almak için okuyorum. Dolayısıyla edebiyatla ilişki bu anlamda bilimsel kaygılar taşımıyor. Ama edebiyat etkinliğini tanımak amacına yönelik bir çalışma içerisine girersem, yani salt keyif almanın, bir okur olmanın veya bir yazar olmanın ötesinde edebiyat dediğim insan faaliyetini tanıma, anlama, sistemleştirme, araştırma işine girersem, işte orda, belki "edebiyat bilimi"yle ilgili ilk adımı atmış olurum. Edebiyat bilimi diye bir şeyden söz ediyorsak, her şeyden önce buradaki bilimselliği bir tür ciddiyet olarak anlıyorsak, bu işin ciddiyetini, edebiyat yapıtının, matematikle ölçülebilecek bir yanını, bulup ölçülmekle gerçekleştirebiliriz, örneğin.. Matematiksel ya da formal bir yapısı varsa yapıtın, dil bilimleri yardımıyla ortaya çıkarılabilir. Şimdi yapay zeka programları vardır, enformatik çalışmaları vardır. Matematikçiler, dilbilmciler, edebiyat kuramcıları bu konularda müthiş kafa yoruyorlar. Yapıtın hesaplanabilecek, ölçülebilecek yanını elbette öğrenebiliriz. Bu yanıyla ilgili matematikselleştirme yapılabilir. Çıkarılan sonuçlar, elde edilen bulgular, her zaman işimize yarar mı, yaramaz mı? Onu bilmiyorum. Edebiyat yapıtının bir matematiği olduğu düşüncesine katılıyorum. Bu nereden geliyor? Kullandığı kelimelerden geliyor. Kelime sayılarını sayabilirsiniz, kelimeler arasındaki ilişkiyi kurabilirsiniz, kaç tane sıfat vardır, kaç tane zarf vardır, fiil vardır? Kaç kelime, hangi zamanda kullanılmıştır? Zamanlarını analiz edebilirsiniz. Pek çok analizi yapılabilir. Buradan da o şiir, o roman, o öykü hakkında, onun kelimeleri arasında, kelimelerin anlamları arasında sentaktik, semantik ilişkiler bulabilirsiniz. Hatta böyle üslûp analizleri de vardır. Örneğin, bizim alanda da, felsefede, bir eser Platon'un mudur değil midir diye sorulduğu zaman, oradaki dilin kullanımına bakarak, uzmanları Platon'a ait olup olmayacağını tahmin edebiliyor. Çok enteresan bir şey. Kullanılan kelimeler, zamanlar, cümle kalıpları, bir kelimenin bir yerde kullanılışının sıklığına bakarak bu tip çözümlemeler yapmak imkânı vardır. Bu araştırmada felsefenin söyleyebileceği çok şey var. Ama her şeyi felsefe söylemez. Felsefe diye böyle muhayyel, ne olduğu belirsiz, bir çeşit şahıslaştırma sonucu ortaya çıkabilecek, genel bir kavram pek açıklayıcı değil; felsefe diye bir kişinin varlığını ileri sürmek çok anlamlı değil. Felsefe ilk çıkışına baktığımız zaman, bir insan faaliyeti olarak 2500 sene önceki Yunan kültürüne baktığımızda, örneğin, bir araştırma ve sorgulama işiydi, bir meslek değildi. Felsefeyi hiç kimse 4 sene, 10 sene, 25 senedir onunla uğraşıyor diye kendi tekeli altına alamaz. Dolayısıyla edebiyatçılar olarak sizin kendinizi felsefeden uzak görmeniz de çok doğru değil. "Felsefe karar verecek" deniyor. Bu ne demek ? "Ben anlamam ne bileyim, işte felsefe diye bir şey var, bir mahkeme belki veya birkaç kişi veya ne olduğu belirsiz bir şey, o kendi kendine karar verecek" mi demek ? Sanki, "zamana bırakalım" gibi bir şey. "Bunun hakikatini zaman yargılayacak" gibi bir sav.. Böyle bir savın pek anlamı yok., bu bağlamda. Felsefe herkesin, her insanın başarabileceği bir şey. Belki her insanın, her sağlıklı normal insanın ilişki kurulabileceği, sözler söyleyebileceği bir alan. Çok insanî ve çok basit bir şey. Bunu çok fazla abartmanın, yukarılara çıkarmanın anlamı yoktur. Belki felsefeden bu kadar korkmamız, biz felsefecilerden kaynaklanıyor olabilir. Ben pek yapmaya çalışmıyorum ama, bu konuşmamda da yapıyor olabilirim. Havasından geçilmeyen tipler olabilir. Ağzını açtığı zaman anlaşılmaz laflar söyleyenler; onlar yüzünden "bu felsefe de müthiş bir şey herhalde, benimde aklım buna ermez" gibi düşünebilir insan; yanlıştır. Bu bakış felsefî değildir. Felsefeye böyle bir heyyula gibi bir şey olarak yaklaşmak, ondan korkmak, onu öcü gibi görmek, kendimizin erişemeyeceği bir mevkide görmek, çok yanlış bir şeydir ve yalnızca bizim kültüre de özgü olduğunu da sanmıyorum. Felsefe damarlarımızda dolaşıyor. Molière'e ait bir oyunda anlatılır ya; hay Allah demek ki bu kullandığım sıfatmış, bu isimmiş denir. Zaten felsefenin içindeyiz ve zaten ileri sürdüğümüz düşüncelerle bunu başarıyoruz. Dolayısıyla böyle üst bir makamın bize yardım edebileceğini ummak, çok doğru bir beklenti değildir. Bizi geciktirir, bizi engeller, bir mania teşkil eder önümüzde, dolayısıyla hayal gücümüzü de ve oradaki hürriyetimizi de, yeterince kullanamayız. Kendimizi kısılmış, kıstırılmış hissederiz. Hiç iyi değil. Sağlıklı bir ruh hâli değil. yaratıcı olmak, cesur olmak isteyen insanlar için bu çeşit felsefe korkusunun yerinde bir korku olmadığını düşünüyorum. Siz gönlünüzden ne geliyorsa onu söyleyin. Ondan sonra dönüp üzerinde düşünebilirsiniz. Baştan, acaba bu söylediğim yanlış mı gibi bir kuşku hepimizde vardır. "Ya şimdi söyleyeceğim ama zaten herkesin bildiği bir şeydir", veya "söyleyeceğim aptalca bir şey olacak, en iyisi susayım" gibi bir beklenti, bizim elimizi kolumuzu bağlıyor. Olağan ki bunun aşırı ucu da, aklına gelen her şeyi söyleyip, çok müthiş bir şey söylediğini sanmak. O da büyük tehlike ama, öbür türlü pısırıklık da daha kötü bir şey. | |
| | |