
Finans, Ekonomi, Borsa Makaleleri icinde Küreselleşme Paradoksu konusu , Bu makalede, küreselleşme olgusunun ulus devlet üzerine etkileri ve bu konuda yapılan teorik tartışmalar ele alınmaktadır. Öncelikle, kültürel, teknolojik, ekonomik, siyasal vb. alanlardaki değişimlerle ilgili hemen her açıklamada bir çıkış ...
| |||||||
| Kayıt ol | Albümler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #1 (permalink) |
| Bu makalede, küreselleşme olgusunun ulus devlet üzerine etkileri ve bu konuda yapılan teorik tartışmalar ele alınmaktadır. Öncelikle, kültürel, teknolojik, ekonomik, siyasal vb. alanlardaki değişimlerle ilgili hemen her açıklamada bir çıkış noktası olarak görülen küreselleşmenin, niteliği üzerinde durulmaktadır. Daha sonra ise, ulus-devletin meşruiyetiyle küreselleşme olgusu ilişkilendirilmekte, konuyla ilgili çelişkilere yer verilmektedir. Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, Kapitalizm, Çelişki GİRİŞ 20. yüzyılın sonlarında sosyal, ekonomik, politik ve kültürel alanda dünyada esen değişim rüzgarları; devletleri, işletmeleri ve bireyleri hızla etkisi altına alarak, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına yol açmıştır. Dünya hızla değişmiştir. Böylece eski değerler, eğilimler yerini yenilerine bırakmıştır. Dünyayı yeniden yapılandıran bu değişime küreselleşme süreci denilmiştir. Bu süreç, önceki dönemlerde yaratılmış, gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ayırımını; sanayileşmiş ülkeler, sanayileşmekte olan ülkeler ayırımını; merkez ülkeler, çevre ülkeler ayrımını ortadan kaldıran bir yapı haline gelmiştir. Küresel değişim, emeğin işbölümünü, kaynakların üretimini, tüketimini ülke dünya ölçeğinde değiştirmesi, coğrafi anlamda iktisadi faaliyetlerin yeniden organize edilmesi ile gündeme gelmiştir. Bu noktada değişim olarak genel kabul gören küreselleşmenin daha iyi anlaşılabilmesi için yarar, zarar, yenilik ve çelişki boyutundaki bazı verimli tespitlerin ve incelemelerin yapılması gerekmektedir. 1. KÜRESELLEŞME 1.1. Küreselleşmenin Tanımı Son yıllarda dünya konjonktüründe teknolojide yaşanan hızlı gelişme ve çarpıcı değişimler devlet, toplum ve insan hayatının her alanına nüfuz etmiştir. Söz konusu gelişim ve değişimler teknolojik, sosyo-politik, sosyo-psikolojik, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve moral değerleri dinamikleri arasında, çok ince bir çizgi oluşturmuştur. Bu noktada değişmeyen tek şeyin değişim olduğu yeni dünya düzeninde, artık değişim olgusunu kabullenmek kaçınılmaz hale gelmiştir. Gelişim ve değişimle küreselleşme arasında zarif bir denge söz konusudur. Bu denge hem geleneksellik hem de modernlik olarak değerlendirilebilmektedir. Dolayısıyla sıra dışı olan ve dünya konjonktüründeki ekonomik hayata yön veren bu güçlü değişimin başında Sovyetler Birliğinin dağılarak iki uçlu olan dünyanın çözülmesidir. Bu olgudan hareketle hız kazandığı kabul edilen küreselleşmenin teorisyenler tarafından yapılan tanımları şu şekildedir. İngilizce karşılığı globalisation (küreselleşme-globalleşme) olup, kökünde globe sözcüğü üç boyutlu yuvarlak ve bir fiziksel şekli, ikinci anlamıyla da dünyayı ya da diğer bir ifadeyle yer küreyi ifade etmektedir. Meydan Larousse’nin tarifine göre global tümüyle ele alınmış olan manasındadır. Küreselleşme ideolojik açıdan değerlendirildiğinde ülkelerin sahip oldukları milli ve manevi değerlerin dünya ölçeğinde yayılması farklılıkların bir bütünlük ve uyum içinde ortadan kalkması ve dünyanın ‘’küresel bir köy’’ haline gelmesidir. Diğer bir tanıma göre küreselleşme, uluslar üstüleşmeyi ve delokalizasyonu zorunlu bırakan bir süreç ve hedef olarak küresel işletmeler aracılığıyla zenginliklerin ortaya çıkarıldığı, yeniden değerlendirildiği, üretildiği, tüketildiği ve dağıtıldığı serbest rekabetçi bir sistemdir. Başka bir ifadeyle küreselleşme dünyadaki değişik sosyo-ekonomik yapıların basit bir karşılıklı bağımlılık esasından öteye, birbirlerinin içine girdiği adeta füzyona uğradığı yapı veya mafsallaşma sürecidir. Ayrıca küreselleşme, kapitalizmin dünyayı homojenleştirdiği, heterojen farklılıkları yok ederek bir bütünsellik sağladığı, artık herkesin kaderinin ortak bir "küresel dünyanın" oluşumuna bağlandığı tezi üzerine kuruludur. Diğer taraftan küreselleşme sosyolojik, ekonomik, kültürel ve siyasal anlamda dünyaya açılma ve dünya ile bütünleşme olarakta tanımlanabilmektedir. Küreselleşmenin bir başka tanımı ise şu şekildedir: Batının ekonomik düzeni olan kapitalizmin ulusal kabına sığmadığı ve dünyaya yayılmak istediği durumdur. Son zamanlarda, küreselleşme, globalleşme, yeni dünya düzeni, post-modernizm, yerelleşme, neo-liberalizm gibi kavramlar da bazen birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. 1.2. Küreselleşmenin Özellikleri Büyük değişimlere söz konusu olan küreselleşme sürecinin özellikleri aşağıdaki gibidir: 1. Tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve tüketici davranışlarında tüketim hızına yönelik artış, 2. Kaynakların üretiminin, dağıtımının, tüketiminin, pazarlamasının ülke ölçeği bazından uluslar arası ölçeğe dönüşmesi, 3. Ticaretin ve ekonominin dijitalleşmesi, 4. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi, 5. Mal ve hizmet üretiminde ileri teknolojisinin kullanılması, 6. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra iki kutuplu (Sosyalizm ve Liberalizm) Dünyanın çözünmesi, İktisadi duvarların önemli oranda ortadan kalkması, 7. Global değişim, 8. Esnek, dinamik, değişken ve tempolu çevrelerin ve piyasaların ortaya çıkması, 9. Hızlı gelişen teknoloji, 10. Dijital devrim, 11. Artan rekabet, 12. Yenilik, 13. Artan bilgiye paralel olarak bilinmeyinin de artması, 14. Araştırma geliştirme faaliyetlerinin artması, 15. İnsan kaynakları alanında yaşanan köklü değişimler, 16. Ekonomik dinamizm ve teknolojik yenilikler, 17. Ticaretin liberalizasyonu. 1.3. Sermaye Kontrolleri ve Sermayenin Küreselleşmesi Sermayenin II. Dünya savaşından sonra serbest dolaşıma açıldığı konusunda yaygın bir kanaat vardır. Ancak II. Dünya savaşından öncede sermayenin serbest dolaşımının olduğu açıktır. 1920’li yıllarda sanayileşmiş ülkelerin finansal sektör temsilcileri, uluslar arası para ve finans düzenini yeniden tesis etmeye dönük gelişmelerde bulunmuşlardır. Bu çevreler denk bütçe, bağımsız merkez bankası, sermaye hareketlerinde serbestlik ve altın standartlarına geri dönülmesi hususunda emek sarf etmişlerdir. Bu çabalarda nispeten başarı sağlanmış, ancak bunlar kısa süreli olmuştur. 1929 yılında yaşanan ekonomik buhran ile ABD sermaye piyasasının çökmesi, savaş borçları ve dış ödemelerdeki dengesizlikler finansal piyasalara duyulan güveni zedelemiştir. ABD’den büyük sermaye kaçışı yaşanmış, bu gelişme altın standardının çökmesine neden olmuş ve finansal işlemlerde liberal gelenek sona ermiştir. Bretton Woods anlaşması sermaye akımlarına finansal çevrelerin karşı çıkmalarına rağmen önemli kısıtlamalar getirmiştir. ABD bu dönemde de bir kısıtlama uygulamamasına rağmen diğer ülkelerdeki kısıtlamaları onaylamıştır. II. Dünya savaşı sonrasındaki süreçte hemen hemen bütün ülkeler, kambiyo kontrolleri, cari işlemlerin kısıtlanması, bankacılık düzenlemeleriyle sermayeye kısıtlamalar getirmişlerdir. Ancak bu kısıtlamalar 1952 yılından sonra kısmen yumuşatılmıştır. 1952 yılında Avrupa ülkeleri konvertibiliteye geçmiş ve sermaye piyasalarını dışarıya açmaya başlamışlardır. Ancak İngiltere sermaye hareketlerine getirdiği kısıtlamalarla bu sürecin dışında kalmıştır. Fakat liberalleşme yönündeki bu yönelim ABD’den büyük sermaye çıkışına sebep olmuştur. 1960’lı yılların birinci yarısında yeni kısıtlamalar gündeme gelmiş İngiltere ve ABD sermaye çıkışına karşı diğer ülkeler ise sermaye girişine kontrolleri kullanmışlardır. Bretton Woods partileri, 1970 başında spekülatif sermaye hareketleriyle tehdit edilince, ABD resmen tavrını finansal liberalizasyondan yana almış ve sermaye kontrolüne yönelik her öneriye şiddetle karşı çıkmıştır. Bu dönemde ABD’nin tavrını finansal serbestleşmeden yana almasında ABD’nin finansal sistemdeki hegomanyasını sürdürmek ve cari işlemlerdeki açığı dolar silahını kullanarak kapatmak istemesi etkili olmuştur. ABD 1974 yılında sermaye kontrollerine son vermiş, ABD’nin bu tavrı finansal piyasaların küreselleşmesinde bir dönüm noktası olmuştur. 1979 yılında İngiltere’de, aynı yıl Japonya’da 1982-1983 yılında da Fransa’da sermaye kontrollerinin kaldırılması diğer önemli dönüm noktaları olarak değerlendirilebilir. Gelişmekte olan ülkelerde ise finansal serbestleşme 1980’li yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştır. 1970’li yıllara kadar gelişmekte olan ülkeler dış yardım, dış borç, ve doğrudan yabancı yatırım şeklinde az sayıda dış finansman imkanlarını kullanmışlardır. Hâlbuki gelişmekte olan ülkeler bir yandan büyük projeler gerçekleştirerek ekonomik kalkınmayı uyarmak isterken, diğer yandan da yatırımları finanse edecek kaynaktan yoksun bulunmaktadırlar. Bu kapsamda finansal liberalleşme iç kaynakların mobilizasyonunu önererek finansman sorununa bir çözüm önermiştir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin asıl problemlerinin yatırımlar için gerekli olan tasarrufların yetersizliğine vurgu yapılmış ve tasarrufları cazip hale getirici politikalar önerilmiştir. Önce dış ticaretin serbestleşmesi, devamında yurt içi finansal sektörün liberalize edilmesi ve sonra da sermaye hareketlerinin serbest bırakılması bir çıkış yolu olarak öngörülmüştür. Birçok gelişmekte olan ülkenin enflasyon, güçsüz mali yapı, bütçe açığı ve ödemeler dengesi gibi birçok makro ekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunduğu bir ortamda, finansal liberalleşmenin uygulanması ekonomik ve finansal krizlere yola açmıştır. 1990’lı yıllar sanayileşmiş ülkelerin bankacılık sektöründe birleşmeler, mali işlemlerin tempo kazanması, banka dışı mali kurumların çoğalması ile finansal piyasaların daha da bütünleştiği yıllar olmuştur. Bir ülkeye giren yabancı sermaye zaman içinde birikerek borç stoku veya doğrudan yabancı sermayeye dönüşmektedir. Bu birikimin kullanımına karşılık her yıl dışarıya kar ve faiz ödemeleri biçiminde sermaye çıkmaktadır. Yabancı sermayenin tasarruf açığını kapatma, teknoloji transferi, istihdam artışı, büyümeye katkısı gibi birçok yararı yanında olumsuz ekonomik sonuçları da dışa kaynak transferiyle ortaya çıkmaktadır. Bazen krize neden olan bazen de krizin sonucu olarak zaman zaman bu kötü sonuçlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Son yıllarda özel yatırımlarda belirgin bir artış söz konusudur. Uluslararası ticari bankalar ve kurumsal yatırımcılar kısa vadeli fonlar daha esnek ve şeffaf yatırım aracı olarak kabul edildiğinde orta gelişmişlik seviyesindeki ülkeler ölçüsüz bir risk almaktadırlar. Yakın tarihte Brezilya, Güney Doğu Asya, Rusya ve Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler bu riskin en somut delili olarak kabul edilebilir. 1.4. Küreselleşmenin Gelişimi Soğuk savaş 1989 yılında sona erdikten sonra içinde bulunulan dünya çok hızlı bir değişim sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu süreçte üç temel nokta önem taşımaktadır. Birincisi; 1453 yılında Osmanlılar tarafından İstanbul’un fethiyle sona eren Ortaçağ karanlığından kurtulmaya çalışan Batının deniz aşırı yeni keşiflere yelken açmasıyla ortaya çıkan zenginleşmelere dayalı gelişmelerdir. Bu süreç, Avrupa’da 1800’lü yılların sonlarında başlayan endüstri devrimine kadar devam etmiştir. İkinci temel dönüşüm noktası ise 1890’da başlayan endüstri devrimi olmuştur. Endüstri devrimini yaşamaya başlayan Kıta Avrupa’sında ortaya çıkan gelişmeler çeşitli şekillerde dünyanın diğer bölümlerine de ulaşarak insanlığı büyük ölçüde etkisi altına almıştır. Bu dönemin ardından yaşanan sömürgecilik ise o dönemdeki küreselleşmenin nihai sonuçlarını oluşturmuştur. Zaman içinde şekil değiştirerek küreselleşme ya da küreselleştirme çabaları soğuk savaşın bittiği 1990’lı yıllara kadar gelmiştir. Küreselleşme üçüncü temel çıkış noktasını 1990’lı yıllarda yakalamıştır. 1970’li yıllardan itibaren dünya ekonomisinde söz sahibi olmaya başlayan çok uluslu şirketler, 1990 yılından sonra yeni dünya düzeni kavramı etrafında tek kutuplu dünyada batıyı, tek ekonomik ve siyasi güç haline getirme planını ortaya koymuştur. 1990’lı yıllarda ön plana çıkan küreselleşme çabalarının ardında, yüzyıla yakın bir zaman diliminde ortaya çıkan gelişmeler açısından yukarıda sayılan ilk iki çıkış noktasından farklı olarak, piyasalara ulaşmada artık zaman ve mesafe kavramının anlamını yitirdiği görülmüştür. Teknolojik Gelişmeler Küreselleşme insanlık tarihi yönünden oldukça yeni bir fenomendir. 16. yüzyıl öncesine kadar ülkeler ve kıtalar arasındaki emeğin, ürünün, ve fikirlerin hareketi bir hayli sınırlı durumdaydı. Dünya ekonomisinin gelişim trendi incelendiğinde günümüzde ekonomiler arası ilişkilerinin ve bağlantılarının geçen iki yüz yıla göre hızla arttığı görülmektedir. Nitekim teknolojide meydana gelen yenilikler iletişim teknolojilerinde büyük ilerlemelere neden olmuştur. Fiziki uzaklıkların sebep olduğu engeller ve yüksek maliyetler, ülkeler arasındaki ekonomik ilişkiler teknoloji ve bilgi alışverişini önemli ölçüde engellemektedir. Teknolojik gelişmeler hem yeni imkânlar sağlayarak, hem de mevcut olan araçların kullanım maliyetini düşürerek, küreselleşmeye önemli katkıda bulunmaktadır. Nitekim okyanus ötesi nakliye bedelleri %50, hava taşımacılığı maliyetleri % 80 ve transatlantik telefon maliyetleri %99 oranında düşmüştür. Günümüzde bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde uluslararası finansal piyasalar küresel bir nitelik kazanmıştır. Teknolojik gelişmeler ticaretin bileşenlerini de değiştirmektedir. Elektronik ticaretin sağladığı imkanlarla evden çıkmadan bir başka kıtadan mal sipariş edilebilmekte ve ödemeler kredi kartıyla yapılabilmektedir. Politik Gelişmeler II. Dünya savaşından sonra başlayan ve 1990’lara kadar devam eden soğuk savaş dünyanın politik olduğu kadar ekonomik olarak da ikiye bölünmesine neden olmuştur. Son elli yıllık tarihi dönemde üçlü bir yapı söz konusuydu ve bu yapının bir tarafında pazar ekonomisine dayanan çoğulcu ekonomiler, diğer tarafında planlı ekonomiye endeksli sosyalist ülkeler bulunmaktaydı. Üçüncü yapı ise çoğu batının eski sömürgesi gelişmekte olan ülkelerden oluşmaktaydı. Bu ülkeler kendi aralarında sosyo-ekonomik, politik, kültürel farklılıklar göstermekteydiler. Ancak 1990’lı yılların başlarında Sovyetler Birliğinin dağılması iki kutuplu dünyanın tek kutuplu dünyaya yani pazar ekonomisi ve demokrasi odaklı bir dünyaya geçmesine yardımcı olmuştur. Bütün bu politik ve düşünsel gelişmeler küreselleşmenin daha sık hafıza yaratmasına ve ayrıca bir süreç olarak daha çok hızlandırılmasına katkıda bulunmuştur. · Ekonomik Gelişmeler Dış ticarette daha çok mal piyasalarındaki serbestlik 1850’lilerden I.Dünya savaşına kadar devam etmiştir. Bu dönemde sanayileşmiş ülkelerin ticaretini destekleyen en önemli gelişme ulaşım teknolojisinde meydana gelen gelişmelerdir. Bu noktada demir yolu teknolojisinde yaşanan gelişmeler hem Avrupa içi hem de Avrupa dışı ticareti kolaylaştırmıştır. İki dünya savaşı arasındaki dönemde ekonomik koruma ve yüksek devalüasyonlar devletlerin dış ekonomi politikalarının merkez üssünü oluşturmuştur. Yüksek gümrük duvarlarıyla sağlanan korumalar ve fiyat rekabeti sağlamak amacıyla yapılan karşılıklı devalüasyonlar dünya ekonomisini ve barışı olumsuz yönde etkilemiştir. İkinci dünya savaşı sona ermeden, 1944 yılında Bretton Woods’ da dünya ekonomik sisteminin kriterleri belirlenmiştir. Devalüasyonlara son veren, Amerikan Dolarına endeksli para sistemi uygulamaya konulmuştur. Aynı yıllarda korumayı sona erdiren GATT süreci de başlamıştır. IMF ve Dünya Ticaret Örgütünün de (WTO) katkısıyla mal piyasalarında küreselleşme bütün yönleriyle ortaya çıkmıştır. Ekonomik küreselleşmenin en önemli adımı finansal piyasalarda yaşanan gelişmelerdir. Bretton Woods para sisteminin yıkılmasıyla sermaye hareketleri tempo kazanmıştır. 1970’li yılların ikinci yarısında petrol fiyatlarındaki yükselişler, Arap ülkelerini petrol zengini yapmıştır. Arap ülkeleri sermaye piyasasına girerek Avrupa ve Amerika’ya büyük finansal kaynak aktarmışlardır. 1970’lerin sonunda döviz piyasaları küresel boyut kazanan ilk piyasalar olmuştur. Yaşanılan bu gelişmelerle ülkeler yabancı tasarruflardan daha fazla yararlanmak amacıyla finansal piyasalardaki kontrolleri kaldırmıştır. Dolayısıyla finansal piyasalara liberalizasyon kazandırılmıştır. 1980’lerde ve 1990’larda doğrudan yabancı yatırımlarda ve portföy yatırımlarında önemli artışlar yaşanmıştır. Bu durum söz konusu piyasalardaki liberalizasyonun yatırım ortamını iyileştirmesinden kaynaklanmıştır. Güneydoğu Asya ülkeleri uluslar arası sermayeden aldıkları paylarla hızlı ve dinamik bir kalkınma dönemine girmişlerdir. Küresel ekonomik bütünleşmenin en önemli profili uluslararası sermaye hareketlerindeki artıştır. Dolayısıyla bu ekonomik sistemlerde canlanma ve dinamikleşme meydana gelmiştir. Yaşanan ekonomik değişimler finansal küreselleşmeye yön vermiştir. Ancak emeğin küreselleşmesi işgücünün serbest dolaşımı sağlanamamış ve önündeki engeller yeterince kaldırılamamıştır. Fakat günümüzde emeğin küreselleşmemesi, sosyal ve ekonomik haklarda ve yasal düzenlemelerde uslular arası uyumlaştırma yönünde gelişmeler gözlenmektedir. Ekonomik küreselleşmenin ateşleyici güçlerinden biride Çok Uluslu Şirketlerdir (ÇUŞ). Çok uluslu şirketler doğrudan yabancı yatırımlara girişen ve üretim faaliyetlerini birden fazla sayıda ülkede gerçekleştiren şirketler olarak tanımlanmaktadır. Bu büyük şirketler faaliyetlerini düşük maliyetleri bölgelere kaydırarak dış ekonomik ilişkiler kurmaktadırlar. Dolayısıyla o bölgedeki ekonominin büyümesine yani gelişmesine katkıda bulunmaktadırlar. Nitekim küreselleşme kendiliğinden ortaya çıkan bir gelişme olduğu kadar yukarıda bahsedilen faktörlerin de sonucudur. Paradoks kendi içinde çelişkili gibi gözüken doğruluğu da yanlışlığı da kanıtlanabilen önerme şeklinde tanımlanabilmektedir. Bu kapsamda küreselleşme olgusu da küreselleşme karşıtı olanlar ve küreselleşme yanlısı olanlar niteliğinde iki dinamik meydana getirerek kendi içinde bir paradoksa neden olmaktadır. Yani ülkeler küreselleşmelimidir ya da küreselleşmemelimidir şeklindeki ikilem çok hassas bir çizgiyi ortaya çıkarmıştır. Bu noktada ilk önce küreselleşme yanlısı sonra da küreselleşme karşıtı görüşlerini incelemek söz konusu çelişkiyi çözmeye yardımcı olacaktır. 2.1. Küreselleşme Yanlısı Görüşler Küreselleşme taraftarları küreselleşme karşıtlarını küreselleşmenin zararlarını büyütenler ve sadece küreselleşmenin getirdiği değişimlerden korkanlar olarak tanımlamaktadırlar. Diğer taraftan kalkınarak refah devleti olmak isteyen ülkelerinin küresel ekonomiye daha fazla entegre olmasını savunmaktadırlar. Onlara göre küresel ekonomi, bilginin, teknolojinin, malların ve hizmetlerin, sermaye ve fikirlerin akışının hızlanması demektir. Eleştirdikleri husus, ülkelerinin piyasalara ulaşmada her zaman yeterince imkâna sahip olmamasıdır. Diğer taraftan geçiş ekonomilerinin (Sosyalizmden piyasa ekonomisine geçiş yapan ekonomiler) küreselleşme sürecine daha yakından katılması konusundaki beklentileri üç noktada toplanmaktadır. Sistem reformlarının kalitesi ve yapısal politikalar, yapısal dönüşüm reformları, yabancı sermayenin yatırım ortamının kabiliyeti ve dış âlemle karşılıklı ekonomik faaliyetlere açık ve liberal bir yaklaşımdır. Dolayısıyla başarılı ve etkin bir ekonomik dönüşümün en önemli gereksinimleri, toplumun sabretme gücünün patlama noktasına varmasını beklemeden, hükümetlerin makroekonomik istikrarı başarabilme kabiliyetini gösterebilmesi ve zaman içinde kapsamlı politikaların maksimum tutarlılıkla hazırlanarak uygulanmasıdır. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin performanslarının bu kadar farklı oluşu, tamamıyla küreselleşme sürecinin bir sonucundan ziyade, her ülkenin geçiş öncesindeki ekonomik durumunun ve liderlerinin sağlam ekonomik politikaları istikrarlı bir şekilde uygulama kabiliyetlerinin farklı oluşuna bağlıdır. Uluslararası piyasalarla açık ve liberal karşılıklı etkileşme olmaksızın, küresel eğilimleri başarılı gayretlerle yakalayabilmek mümkün değildir. Örneğin, Rusya ve Yeni Bağımsız Devletler’in WTO gibi çok taraflı ticaret sistemlerine katılmaları, onların pazar uyumlu reform süreçlerinin daha tutarlı olmasına yol açabilir. Bu husus, geçiş öncesinde bazıları GATT ve WTO üyesi olan Orta ve Doğu Avrupa’daki ekonomilerin, onları geçişe yönlendiren yaşanmış tecrübeleriyle de desteklenmektedir. Küreselleşmenin, ekonomik büyüme, teknolojik birikim ve teknolojik gelişme, rekabet, istihdamın arttırılması, ülkeler ve bölgeler arasındaki mesafeyi kısaltması, yerleşmiş oligopolleri parçalama gibi faydalarının olduğu savunulmaktadır. Hatta küreselleşmenin çoğulcu demokratik sistemleri yaygınlaştırma gibi siyasal faydaları da söz konusudur. Bu noktada küreselleşmenin diğer yararları şu şekilde incelenebilmektedir. Bunlar ekonomik büyüme, rekabet, ölçek ekonomileri ve uluslar arası finans alanlarında ki başarılarıdır. 2.1.2. Küreselleşmenin Yararları Küreselleşmenin yararları ekonomik büyüme, dış ticaret ve ekonomik canlanma, rekabet ve çok uluslu şirketlerin güçlenmesi şeklinde incelenebilmektedir. · Ekonomik Büyüme Küreselleşme sayesinde gelişmekte olan ülkeler açısından en önemli unsurlardan biridir. Öncelikle küreselleşme ticareti arttıracak, dolayısıyla ticaretten sağlanacak kazancı arttırmıştır. Etkin olarak faaliyette bulunmayan endüstrileri daha etkin çalışmaya zorlamıştır. Dışsal faaliyetler az gelişmiş ülkelerde yeni endüstrilerin oluşumunu sağlayarak yabancı sermayenin söz konusu ülkeler içine akışını sağlamıştır. Bunun ortaya koyduğu sonuç ise ülke içerisinde tarife fabrikalarının oluşmasıdır. Küreselleşmenin büyümeye olan bir diğer katkısı ise her ülkenin ayrı olarak başaramadığı optimal kaynak dağılımı ve tam istihdamın beraber sağlanmasıdır (Ertürk, 2001. s.177-178). Bu bağlamda küreselleşme sayesinde az gelişmiş olarak kabul edilen birçok ülke gelişmiş üretim merkezlerine dönüşecek ve çağı yakalayarak gelişen ülkeler seviyesine ulaşacaklardır. Küreselleşme yeni ekonomik hareketlerin oluşturduğu yeni bir gerçektir. Bu gerçek ülkeler arasında karşılıklı pazar ve politik ilişkilerinin değişimine aynı zamanda büyümesine sebep olmuştur (Bhagwati, 1996, s.310). Diğer taraftan hızlı teknolojik değişim ve dünya mali piyasalarının bütünleşmesi, düşük işlem ve bilgi maliyetleri yoluyla prodüktivite artışına ve büyümeye yol açmıştır. Böylece düşük maliyetler, piyasaların artan etkinliği, yüksek verimlilik ve düşük gümrük duvarları yeni yatırım imkânlarını arttırmıştır. Bu sayede coğrafi uzaklık, mal ve hizmetlerin sağlanmasını sınırlayan bir faktör olmaktan çıkmıştır. · Dış Ticaret ve Ekonomik Canlanma Uluslararası ticaret milli ekonomik refahı arttırır (Walther, 2002, s.147). Küreselleşmenin bütün dünya ülkelerini birleştirerek geniş bir kent yarattığı, bu kentte tüketicilerin tüketim tarzlarının, kurumların, grupların, yaşantıların birbirleri ile benzeştiği, ekonomi ve ticarette milli devletlerin etkinliğinin ve denetimlerinin azaldığı, uluslararası şirketlerin belirleyici oldukları bir pazar ortaya çıkmaktadır. Bu pazarda emek, mal, hizmet ve sermayenin önündeki bariyerler ortadan kalkmaktadır. Ulaşım ve iletişimin hızla geliştiği, teknoloji sayesinde dünyanın her yerinde üretim ve pazarlamanın mümkün hale geldiği, mali piyasaların dünya ölçeğinde bağımsız ve olağanüstü güç olduğu tam rekabet ortamına ulaşılmaktadır. Ayrıca uluslar arası ticaret milli ekonomik refahı da arttırtmaktadır (Walther, 2002, s.147). Bütün bunların ışığında hız kazanarak artan dış ticaret beraberinde ekonomiyi de canlandırmaktadır. · Rekabet Küreselleşme yerleşik oligopolleri parçalayarak rekabetin yolunu açmaktadır. Finansal sektörün dışında yatırım için gelen yabancı sermaye bazen ana ülkedeki bir şirketin şubesini açarak, özelleştirme yoluyla eski kamu kuruluşlarını satın alarak, dikey ya da yatay bütünleşme metodunu kullanarak, ortaklıklar kurarak ya da tümden satın almalarla reel sektörde rekabete yol açmaktadır. Banka birleşmeleri veya banka şubelerinin açılması gibi yıllarca mali piyasalarda daha çok rekabete itilmekte dolayısıyla firmalar verimli ve etkin çalışmaya zorlanmaktadır (Kar ve Günay, 2003, s.18). Bu yüzden gelişen rekabet firmaları daha kaliteli mal ve hizmet üretimine teşvik etmektedir. Ayrıca küreselleşme istikrar, risk alma, bankacılık sisteminin denetimi ve düzenlenmesi, piyasa disiplini, mevduata devlet garantisi ve bilinçli zararları önleme gibi bazı kavramları yeniden tanımlamıştır. Diğer taraftan rekabet hem sanayileşmiş ülkelerde, hem de gelişmekte olan ülkelerde hemen hemen aynı seviyeye ulaşmıştır. Bu noktada son yirmi yıl içinde birçok gelişmekte olan ülkenin, özellikle gelişen piyasa ekonomilerinin dünya ticaretine ve küresel ekonomiye aktif olarak katılmaktadırlar. Ayrıca gelişen piyasa ekonomilerinde Asya ekonomilerinin varlığı kendini giderek daha fazla hissettirmektedir. Rekabet dolayısıyla bu devletlerin dünya ticaretindeki payları önemli ölçüde artmıştır. · Çok Uluslu Şirketlerin Güçlenmesi Günümüzde şirketler hem dış ülkelere mal satmakta, hem de dış ülkelerden kaynak kullanmaktadır. Özellikle, ihracat yaparak ve faaliyetlerini düşük maliyetli bölgelere kaydırmak kaydıyla dış ekonomik ilişkiler kurmaktadırlar. Bu yeni ekonomik düzende güç, çok uluslu şirketlere geçmektedir. Böylece şirketler birleşmekte ve daha güçlü bir konuma gelmektedirler. Ülkelerin pazarları çok uluslu ekonomik firmaların rekabetine sahne olmaktadır. Hemen hemen tüm ülkelerde yerli üreticiler ve girişimciler arasındaki rekabet mücadelesine yabancılar da katılmakta ve bu süreçte ülkeler, dünya standartlarında mal, hizmet ve bilgi üreten toplumlar olmaya doğru yol almaktadırlar
__________________ Gökyüzünde değilsin yalnız Bir yanın ay bir yanın yıldız Efsaneler yerde sürünsün Kartalım göklerde süzülsün Beşiktaşlıyız Beşiktaşlı Anlayamaz kimse bu aşkı Bekçisiyiz Kopsa Kıyamet Siyah beyaz bize emanet ! Sen neredeysen oradayız biz Ne dağlar engel ne de deniz Sonunda ölüm bile olsa Son nefeste bilki senleyiz | |
| | |
| | #2 (permalink) |
| 2.2. Küreselleşme Karşıtı Görüşler Küreselleşme taraftarlarının karşısında yer alan bu görüşler literatürde kuşkucular olarak yer almaktadır. Bu küreselleşme karşıtı görüşlerin başında küreselleşmenin kapitalizmden beslenen bir olgu olduğu ve kapitalizmin genel teorisi içinde ele alınmasıdır. Bu bağlamda sonuçları açısından değerlendirildiğinde bu süreci savunanlar kadar karşı çıkanların varlığı da bir hakikattir. Amerika’nın keşfi, Asya’nın yeni deniz yollarının bulunuşu, modern endüstriye yeni pazar yollarını açmıştır. 18. yüzyılda buhar gücünün kullanımı, telefon telgraf gibi iletişim araçlarının icadı burjuvanın aradığı fırsatları ayağına getirmiştir. Bu şekilde çoğalan yeni ürünler, yeni tercihler, yeni istekler ve yeni alışkanlıklar doğurmuştur. Kendi kendine yeterliliğin yerini karmaşık ilişkiler almış ve yeni evrensel bağlar gelişmiştir. Bu konjonktür sadece maddi ürünler ile sınırlı değildir. Kültürel ürünler, fikir ve bilgi alış verişi de aynı oranda ülkeler çapında yaygınlaşmıştır. Küreselleşme karşıtı görüş açısına göre ise burjuva kar elde etmek zorundadır. Bunun için üretim yapmalı, ürettiklerinin tamamını piyasaya sürmeli ve satabilmelidir. Bu nedenle burjuva kendisine uygun her yere gidebilmeli mal satışını gerçekleştirebilmelidir. Yani yerel pazarlamanın yerini küresel pazarlama almaktadır. Böylece başarılı ve tanınmış maker’lar oluşmaktadır. Tabi bu pazarlarda lobi düzeni de meydana gelmektedir. Bu pazarlara giriş edebiyat ve sinemayla yapılmaktadır. Dünya’nın dört bir yanına ulaşma gücü arttıkça kar etme ihtimali de aynı doğrultuda artmaktadır. Burjuva bu imkâna, ulaşım teknolojisinde yaşanan gelişmelerle kavuşmaktadır. Küreselleşme olarak bilinen ekonomik liberalizasyon ve teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak ülkelerin ve insanların gittikçe birbirlerine yakınlaşmasına rağmen gelir farklılıkları dünyanın en göze çarpan gerçeklerinden birisidir. Bazı çevrelere göre küreselleşme eşitsizliğe neden olmaktadır. Modern teknoloji ve ekonomik liberalizasyon yoksulu daha da yoksul yapmamıştır. Fakat zenginlerin daha da zengin olmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca ekonomide, siyasette ve bilimde küreselleşme taraftarları gelecek için pembe tablolar çizmiş olsalar da ancak bugünkü durum yaşanan dünya düzeni fakirle zengin arasındaki uçurumu giderek büyütmekte hatta kavuşamayacak kadar açmaktadır. Bu noktada piyasaya daha fazla nüfuz edebilmek için rekabetin sürekli artan boyutta olması ve haşinleşmesi nedeniyle bazı firmalar piyasa uyum problemi yaşamaktadır. Dolayısıyla alta kalanın canı çıksın mantığını oluşturan bu rekabet türü söz konusu firmaların piyasadan silinerek yok olmasına neden olmaktadır. Küreselleşme bu doğrultuda toplumların hümanist değerlerini de yok etmektedir. Ayrıca silah sanayi açısından çok ileriye giden küresel güçlerin insanlığa büyük tahribatlar verebileceği de bir ihtimaller dâhilindedir. Örneğin ABD’nin uzayda patlamaya yönelik yaptığı bir bombanın dünyadaki tüm iletişim sistemlerini çökertebileceği teorisyenler tarafından belirtilmektedir. Bu bombanın yapılış amacı dünyayı yüz yıl geriye götürmektir. Fransızların AB’nin anayasasını kabul etmemeleri de küreselleşmeye karşı gösterdikleri tepki olarak değerlendirilebilmektedir. Yine Fransa’da, 26 yaşından küçüklerin gerekçe gösterilmeden işveren tarafından işten çıkarılmasına yönelik olan istihdam yasası, anarşijan protesto gösterilerine sebep olmaktadır. Oluşan bu tepkilerin asıl sebebi küreselleşme olgusunun amacını aşarak vahşi kapitalizme doğru yol almasıdır. Küreselleşmeye her şeyiyle karşı çıkanların kendilerini haklılaştırmak için ileri sürdükleri görüşlerden bir diğeri ise şöyledir; Afrika’da 20-30 sene önce kişi başına kullanılan su, örneğin, Almanya’da kullanılandan daha fazlaydı. Yine Afrika’da, küreselleşme öncesinde hiç açlık, kıtlık yaşanmamıştır. İnsanlar İsviçrelilerden daha iyi beslenmiştir. Keza, küreselleşme öncesinde Afrika’da ne ülkeler arasında savaşlara ne de iç savaşlara şahit olunmuştur. Bütün bu felaketler küreselleşmenin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Diğer bir görüş ise şu şekildedir; küreselleşmenin maksadı, azgelişmiş ve gelişme sürecindeki dünya ülkelerinin her türlü kaynağının küresel güçler tarafından sömürülmesi ve bu ülkelerin her alanda teslim alınmasıdır. Küreselleşmenin başlangıcında gelişmiş ülkeler himayeci politikalara başvurduklarından, kalkınmakta olan ülkelerin ürünlerinin piyasalara girmesini engellemişlerdir. Diğer taraftan geçiş ekonomilerinin (Sosyalizmden piyasa ekonomisine geçiş yapan ekonomiler) küreselleşme sürecine daha yakından katılması konusundaki beklentileri üç noktada toplanmaktadır. Sistem reformlarının kalitesi ve yapısal politikalar, yapısal dönüşüm reformları, yabancı sermayenin yatırım kabiliyeti ve dış âlemle karşılıklı ekonomik faaliyetlere açık ve liberal bir yaklaşımdır. Dolayısıyla başarılı ve etkin bir ekonomik dönüşümün en önemli gereksinimleri, toplumun sabretme gücünün patlama noktasına varmasını beklemeden, hükümetlerin makroekonomik istikrarı başarabilme kabiliyetini gösterebilmesi ve zaman içinde kapsamlı politikaların maksimum tutarlılıkla hazırlanarak uygulanmasıdır. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin performanslarının bu kadar farklı oluşu, tamamiyle küreselleşme sürecinin bir sonucundan ziyade, her ülkenin geçiş öncesindeki ekonomik durumunun ve liderlerinin sağlam ekonomik politikaları istikrarlı bir şekilde uygulama kabiliyetlerinin farklı oluşuna bağlıdır. Uluslararası piyasalarla açık ve liberal karşılıklı etkileşme olmaksızın, küresel eğilimleri başarılı gayretlerle yakalayabilmek mümkün değildir. Örneğin, Rusya ve Yeni Bağımsız Devletler’in WTO gibi çok taraflı ticaret sistemlerine katılmaları, onların pazar uyumlu reform süreçlerinin daha tutarlı olmasına yol açabilir. Bu husus, geçiş öncesinde bazıları GATT ve WTO üyesi olan Orta ve Doğu Avrupa’daki ekonomilerin, onları geçişe yönlendiren yaşanmış tecrübeleriyle de desteklenmektedir 2.2.1. Küreselleşmenin Zararları Küreselleşmeden kaynaklanan riskler değerlendirildiğinde, küreselleşme sürecinde kazananlar kadar kaybedenlerin de olduğu görülmektedir. Bu noktada küreselleşmenin zararları hususundaki etkiler şu şekilde meydana gelmektedir 1. Azgelişmiş ülkeler, II. Dünya Savaşı’ndan sonra dış borçlanmaya dayalı kalkınma modellerini uygulamaya teşvik edildiler. Bu ülkelerin içine düşürüldüğü dış borç batağıyla beraber; Dış destekli kalkınma modelleri ve dış destekli ekonomik programlar, tarım, sanayi, maliye vb. alanlarda yapılan sözde reform önerileri, yerine getirilmesi gereken bir yığın, siyasi ve sosyal talep ortaya çıkmıştır. Böylece ülkelerin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü ciddi şekilde tehlikeye girmiştir ve girmektedir. Dolayısıyla küresel dünyada büyük sermaye sahipleri, üretimden ziyade parayla para kazanma metodunu uygulamaktadırlar. 2. Küreselleşme ile ülkeler arasındaki ekonomik, siyasi ve sosyo-kültürel entegrasyonun artması, ulus-devletin güç ve etkinliğini azaltmıştır. Ulus devlet, sınırları içindeki fikirlerin akışını ve ekonomik politikaları artık kontrol edememekte ve böylece iç politika araçları etkisini yitirmektedir. Bir bakıma ulus-devlet, rolünü, sorumluluklarını ve politik ilişkilerini yeniden tanımlamaya zorlanmaktadır. Küreselleşme sürecinde ulus-devlet, yetkilerinin birçoğunu bir taraftan uluslararası kuruluşlarla diğer taraftan da yerel otoritelerle paylaşmaya mahkûm olmuştur. Bir zamanlar ulus devletin sorumluluk alanı içinde yer alan savunma, ekonomik yönetim gibi pek çok alan artık büyük ölçüde IMF, Dünya Bankası, WTO, NATO ve BM gibi uluslararası kuruluşlar ya da bölgesel düzeydeki siyasi ve ekonomik birlikler (Avrupa Konseyi, Avrupa Merkez Bankası gibi) temelinde koordine edilmektedir. Küreselleşme, bu bağlamda bir paradoksu ortaya koymaktadır. Şöyle ki; bir taraftan küreselleşme ile tüm ülkelerde demokrasinin gelişmesi amaçlanırken diğer taraftan da gücün uluslararası kuruluşlara devredilmesiyle ülkeler kendi gelecekleriyle ilgili temel kararları almaktan yoksun bırakılmaktadır. Öte yandan küreselleşme, ulusal politikaların etkinliğini azaltmakta ve ülkelerin radikal kararlar almasını güçleştirmektedir. Ulus devlet, artık ne ekonomik politikaların yönlendiricisi ne de tek başına ulusal güvenliğin sağlayıcısıdır. Dünyanın dört bir yanında ulus devlet içinde etnik milliyetçiliğe ya da dini temele dayalı özerk bölgeler ortaya çıkmıştır. Rusya’da, Çeçenistan; Kanada’da, Quebec; Yugoslavya’da, Kosova ve İspanya’da, Katalonya örnek gösterilebilir. Ulusal sınırları aşan işlemlerin, sayısının ve ölçeğinin her geçen gün artması devletin gücünü olumsuz yönde etkilemektedir. Globalleşme sürecinde trans-nasyonal firmalar hem ekonomik hem de siyasi karar almada daha etkin hale gelmektedir. Örneğin, uluslararası arenada faaliyet gösteren General Motors, Shell, Microsoft gibi firmalar, çoğu hükümetten daha büyük ve daha güçlü hale gelmiştir. Yani ülkeler artık kendi kaderlerine kendileri karar verememektedirler. 3. Küreselleşme ile gelişmekte olan ülkelerin milli gelir ve ihracatları içinde sınaî ürünlerin payı gittikçe artmaktadır. Bununla beraber küreselleşmenin, bu ülkelerin teknoloji üretir hale gelmesine olanak sağladığını söylemek çok zordur. Bu ülkelerin ithal teknolojiye bağımlı yapısı, sağlıksız dış ödemeler bünyesi ve sık sık dış şoklara maruz kalmaları hala önemini korumaktadır. 4. Öte yandan, kültürel küreselleşme ile ortaya çıkan kültür, batı kültürüdür. Kısaca, batılı değerlerin dünyada hâkimiyet kurmasıdır. Dünya da çok sayıda farklı kültür mevcuttur. Yerel kültürler küresel kültürü benimsediği ölçüde ancak kültürel küreselleşme gerçekleşebilecektir. Fakat yerel kültürlerin küresel kültüre karşı bir reaksiyon göstermesi ihtimali de her zaman mevcuttur. Diğer taraftan kültürel küreselleşmenin ortaya çıkardığı batı tüketim anlayışının ve yaşam biçiminin, diğer ülkeler için bir tehdit mi yoksa bir fırsat mı olduğu kişilerin bakış açısına göre değişebilmektedir. Liberal bir perspektiften bakıldığında kültürel küreselleşmenin, dünyada barış ve huzurun sağlanmasına katkıda bulunabilecek iken; milliyetçi perspektiften bakıldığında kültürel küreselleşme, ulusal kültürlerin yok olması anlamına gelmektedir. Sonuçta kültürel küreselleşmenin toplumları Amerikancı-komünist, çağdaş-gerici vb. kamplara ayırdığı da bir realitedir. Ayrıca, ticari reklâmcılığın artması ve dünyada tek tip tüketim alışkanlığının yayılmasının Batılı olmayan ülkelerin sosyal gelişimine zarar vermesi ihtimali de bir hayli yüksektir. 5. Küreselleşme, bir yandan yerel farklılıkları minimize ederek ortak bir kültür ortaya çıkarırken diğer yandan da küresel köyün içinde alt köylerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. İnsanların ulusal/yerel değerlerini bir tarafa bırakmadıkları gibi köklerine daha sıkı sarılmalarına ve bölgesel blokların ortaya çıkmasına yol açarak adeta bir ‘küresel paradoks’ yaratmaktadır. Kültürel küreselleşme, değişime ayak uyduramayan, değişim talebiyle baş edemeyen veyahut ta değişimi benimsemek istemeyen kesimlerin kendi iç dünyalarına kapanmalarına neden olabilecektir. Ayrıca küreselleşme sürecinde, değişime ayak uyduramayanlar ya da bunu başaramayanların kimlik krizi ile karşı karşıya kalmaları ve sonuçta da küreselleşmeye karşı mücadeleye girişebilmelerine neden olmuştur. 1970’li yıllardan sonra dünyada bir taraftan dini ve milli akımların güç kazanması, diğer taraftan da bölgesel blokların artması bunun bir göstergesi sayılabilir. Dolayısıyla kültürel küreselleşmenin, anti-küreselleşme sürecini ortaya çıkarması doğal bir durumdur. 6. Günümüz dünyasında bir taraftan küreselleşme hareketi yaşanırken, diğer taraftan da buna karşı eğilimler mevcuttur. Korumacılık ve bölgeselleşme hareketleri bunların başında gelmektedir. Gelişmiş ülkeler de dahil pek çok ülke, bir takım bürokratik engellerle korumacılığı hala sürdürmektedir. 1970 sonrasında ekonomik bloklaşma ya da bölgeselleşme gibi eğilimlerin bir hayli arttığı görülmektedir. AB, NAFTA ve APEC' in başını çektiği ticaret bloklarının korumacı karakteri göz önüne alındığında, dünya ekonomisi açısından bölgesel ticaret anlaşmalarının, GATT çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılan çok taraflı ticaretin liberalleştirilmesi hareketine ters düştüğü görülmektedir. 7. Küreselleşme ile beraber sermaye hareketleri, hem hacimsel olarak artmakta hem de kısa vadeli ve spekülatif amaçlara yönelmektedir. Hacim ve karakter açısından biçim değiştiren yabancı sermaye hareketlerinin özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini olumsuz yönde etkilediği, bu ülkelerde makro ekonomik istikrarsızlığa sebep olduğu ve finansal krizlerin sorumlusu olduğu sık sık gündeme gelmektedir. Arbitraj peşinde koşan, daha seçici davranan, kısa vadeli ve spekülatif amaçlara yönelen sermaye hareketlerinin hacminin büyümesi, gelişmekte olan ülkelerde finansal kriz potansiyelini artırmaktadır. 1994-1995’teki Meksika krizi ile 1997-1998’deki Asya Pasifik krizi buna örnek gösterilebilir. Her iki krizin nedenleri gerçek manada hala netlik kazanmamakla birlikte, sermaye hareketlerinin önemli bir istikrarsızlık kaynağı olduğu ve küreselleşmenin bu problemi hafifletmekten ziyade daha da kötüleştirdiği görülmektedir. 8. Küreselleşme sürecinin gelişmiş ülkelerde yoğun işsizliğe neden olduğu ve özellikle niteliksiz işgücünün cahil ilan edilerek acımasız rekabetin kurbanı olduğu sık sık iddia edilmektedir. Şöyle ki; küreselleşmenin ortaya koyduğu şiddetli rekabet ortamı, düşük işgücü maliyetine sahip gelişmekte olan ülkelere emek yoğun üretime dayalı mallarda karşılaştırmalı üstünlük sağlamaktadır. Bu durum gelişmiş ülkelerin tekstil, demir-çelik, gıda gibi daha çok emek yoğun ve niteliksiz işgücünün istihdam edildiği endüstrilerdeki rekabet gücünü alabildiğine zorlamaktadır. Hızla artan rekabet, gelişmiş ülkeleri daha düşük ücretli işgücü kullanımına ya da arayışlarına zorlamakta; bu durum ise söz konusu ülkelerde hem işsizliği körüklemekte, hem de işgücünün işveren karşısında pazarlık gücünü zayıflatmakta ve böylece ücretlerin gerilemesine yol açmaktadır. Bundan da özelikle bu ülkelerdeki niteliksiz işgücü en fazla zararı görmekte ve yaşam standartları düşmektedir. Ayrıca, endüstri toplumundan bilgi toplumuna geçiş, iş alanlarını imalat sektöründen hizmet sektörüne kaydırarak gelişmiş ülkelerin istihdam yapısını değiştirmekte ve böylece sendikalı olarak çalışan kesim için iş olanaklarını hızla azaltmaktadır. Diğer taraftan küreselleşme, gelişmekte olan ülkelerdeki niteliksiz işgücünü de zora sokmaktadır. Dünya çapında artan ticaret ve yatırım fırsatları küresel firmalara faaliyet gösterdikleri bölgelerde mükemmel sermaye ve nitelikli işgücü arzı sunarken, niteliksiz işgücü ya da toprak gibi mobil olmayan üretim faktörleri bundan istifade edememekte ve niteliksiz işgücünde arz fazlalığı ortaya çıkmaktadır. Niteliksiz işgücü piyasasındaki artan arz fazlalığı zaten düşük olan ücretleri daha da düşürmekte ve sonuçta bu kesimin hayat standartlarını kötüleştirmektedir. (Küreselleşmenin gelişmiş ülkelerde sadece niteliksiz işgücü üzerinde olumsuz bir etki yapmakla kalmamaktadır, aynı zamanda ekonomik güvensizliği arttırarak, sosyal güvenlik sisteminin zayıflamasına yol açmaktadır.) Bu gelişmeler ise gelişmiş ülkelerde serbest ticarete ve sermaye hareketlerine karşı politik baskıların ve dolayısıyla da korumacı eğilimlerinin artmasına sebebiyet verebilmektedir. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin emek yoğun üretim yapan endüstrilerdeki rekabetine dayanamayınca, yukarı da belirttiğimiz endüstrileri dış rekabete karşı koruma yollarına başvurmaktadırlar. Gerçi GATT müzakereleri korumacılığı engelleyici tedbirler içermekte ise de gelişmiş ülkeler mevzuat boşluklarından faydalanma ya da bir başka gerekçeyle korumacılığın arkasına sığınmaktadırlar. Söz konusu ülkelerde işsizliğin artışına paralel olarak korumacı eğilimlerin daha da artması kuvvetle muhtemeldir. 9. Küreselleşme ile ülkeler arasındaki gelir dağılımında adaletsizliğin arttığı gözlemlenmektedir. Özellikle, 1980 sonrasında gelişmiş ülkeler arasında kişi başına gelir açısından bir yakınlaşma gözlemlenirken; günümüzde gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş olan ülkeler arasındaki kişi başına gelir uçurum gibi büyümüştür. Birçok gelişmekte olan ülkede kişi başına gelir artışı ortalama olarak ikiye katlanmasına rağmen, bu artış yine de gelişmiş ülkelerin sağladığı artışın çok gerisinde kalmıştır. Ayrıca, gelişmekte olan ülkeler arasında kişi başına gelir açısından bir kutuplaşma söz konudur. Kore, Malezya, Tayland gibi ülkeler gelişmiş ülkelerin kişi başına gelirde sağladıkları artışı yakalayabilirlerken; Orta Doğu ve Afrika ülkeleriyle, Hindistan ve Bangladeş gibi Asya ülkelerinde bu artış çok gerilerde kalmıştır. Öte yandan, üzerinde henüz bir uzlaşma sağlanmamış olmakla birlikte küreselleşmenin ülkelerin kendi içinde de gelir dağılımında adaletsizliğe yol açtığı iddia edilmektedir. Gelir dağılımını olumsuz yönde etkileyen çok sayıda faktör olmasına karşın, küreselleşme bağlamında özellikle ticaret ve teknolojik değişim ön plana çıkmaktadır. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerle artan ticareti ve bu ülkelerdeki teknolojik gelişme sonucu endüstri toplumunun yerini bilgi toplumuna bırakması, gelişmiş ülkelerin imalat sektöründe istihdam edilen işgücünün hem istihdamını, hem de yaşam standartlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca küreselleşme, mobil haldeki üretim faktörleri nitelikli işgücü ve sermaye ile mobil olmayan üretim faktörleri -niteliksiz işgücü ve toprak- arasında ayrıcalıklı vergi uygulamasına neden olmaktadır. Şöyle ki, mobil haldeki üretim faktörleri, vergi oranlarının daha düşük olduğu coğrafi alanlara kayarak vergi yükünden kısmen kurtulabilmektedir. Buna karşın mobil olmayan üretim faktörleri, bu vergileri ödemek zorunda kalmaktadır. Bu durum, nitelikli işgücünün yaşam standardını yükseltmekte; buna karşın, niteliksiz işgücünün standardını düşürmektedir. 10. Küreselleşmenin ortaya çıkardığı önemli tehditlerden birisi de nitelik ve niceliksel olarak çevre sorunlarının arttırmasıdır. Dünyada, bir taraftan rekabetin her geçen gün inanılmaz bir şekilde kızışması diğer taraftan da dünya nüfusunun hızla artması ile beraber küresel boyuttaki çevre sorunları giderek artmaktadır. Küreselleşmenin çevreyle ilgili olarak ortaya çıkardığı dört farklı tehlike söz konusudur. Bunlar; · Sanayileşmenin çevreye verdiği zarar, · Fakirliğin çevreye verdiği zarar, · Kitle imha silahlarının hızla artmasıdır. Sanayileşmenin çevreye verdiği zarar, genel olarak üretim ve tüketim faaliyetlerinin ortaya çıkardığı negatif dışsallıklardan kaynaklanmaktadır. Küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan endüstriyel ürünler ve bunun hızla diğer ülkelere hızla yayılması ekolojik dengeyi bozmaktadır. Trans nasyonal firmalar, dışsal maliyetlerin getirdiği ek yükten kurtulmak için faaliyetlerini gelişmiş ülkeler yerine çevre mevzuatının daha gevşek olduğu gelişmekte olan ülkelere doğru kaydırmaktadırlar. Böylece söz konusu firmalar, kirleten öder prensibine pek maruz kalmamakta ve dolayısıyla da ek bir maliyet avantajı sağlamaktadırlar. Buna karşın gelişmiş ülkelerde faaliyet gösteren firmaların, çevre standartlarının yüksekliği dolayısıyla rekabet gücü zayıflamaktadır. Böyle bir durum gelişmiş ülkeleri çevre standartlarını düşürmeye zorlamakta ve sonuçta küresel çevre standartları düşmektedir. Öte yandan küreselleşmenin sürükleyicisi trans nasyonal firmaların, gelişmekte olan ülkelerdeki faaliyetleri genel olarak kömür, ağaç işleme ve kâğıt sanayi, motor parçaları, kimyevi maddeler, petrol ürünleri gibi çevrenin duyarlı olduğu alanlarda yoğunlaşmaktadır. Bu firmaların faaliyetleri, çevreye yerel endüstrilerden daha fazla zarar vermekte çevre ve insan sağlığı için potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır. Örneğin, trans-nasyonal firmaların bu ülkelerdeki faaliyetleri sonucu Orta Amerika’nın tropikal yağmur ormanlarının %25’i yok olmuştur. Ormanların yok olması ise, hem iklim değişikliklerine hem de olumsuz çevresel değişikliklere yol açmaktadır. Ozon tabakasının gittikçe incelmesi bunun bir işaretidir. Ozon tabakasının incelmesi ise insan sağlığını doğrudan tehdit etmektedir. Ozon tabakasının incelmesi sebebiyle iyice süzülemeyen ültraviyole ışınları başta deri kanseri olmak üzere, güneş ışınlarıyla bağlantılı pek çok hastalığın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Sanayileşmenin çevreye verdiği zarar, ozon tabakasının incelmesi ya da delinmesiyle sınırlı kalmamakta; iklim değişikliklerine ve zararlı atıklar yoluyla çevre kirliliğine neden olmaktadır. Bir taraftan ormanların yok olması diğer taraftan da hava kirliliğinin artması, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunu yıldan yıla arttırmaktadır. Endüstri devriminden bu yana atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu yaklaşık %25 oranında artmıştır. Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun yükselmesi, sera etkisi ile (greenhouse effect) küresel ısınma sorununu gündeme getirmektedir. Yapılan tahminler, 2050 yılına kadar küresel ısınmanın 1,5 ile 4,5 Co arasında artacağını göstermektedir. Çevreye zarar veren bir başka faktörde fakirliktir. Fakirlik, insanların çevreye bağımlılığını arttırmakta ve zorunlu olarak insanları aşırı ölçüde doğal kaynak kullanımına yönelmektedir. Fakirliğin hızlı nüfus artışı ile birleşmesi halinde pek çok gelişmekte ya da az gelişmiş ülkede olduğu gibi çevreye verilen zarar daha da artmaktadır. Ancak fakirliğin çevreye verdiği zararın sanayileşmenin çevreye verdiği zarar ile karşılaştırıldığında, daha dar bir alanı etkilediğini en azından kısa dönemde söylemek mümkündür. Sanayileşmenin çevreye verdiği zarar, çok daha geniş boyutlu olup etkisi bütün dünyaya yayılmaktadır. Öte yandan, kitle imha silahlarının (kimyasal, biyolojik ve nükleer) dünyada hızlı bir şekilde yayılması bütün insanlık adına potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır. SONUÇ VE ÖNERİLER İnsanlık tarihinde değişim ve gelişim her zaman kaçınılmaz bir gerçek olmuştur. Bu değişimin ve gelişimin en radikal olanı ise küreselleşmedir. Küreselleşmenin yapısında barındırdığı bu radikallik küreselleşmeli ya da küreselleşmemeli şeklinde bir gerilimi ortaya çıkarmıştır. Burada meydana gelen bu gerilimin kaynaklarının ve sonuçlarının doğru bir şekilde tespitine ve doğru bir şekilde anlaşılmasına çalışılmış ve iktisat biliminin karşılaştırmalı üstünlük teorisinden yararlanılmıştır. Bu bağlamda küreselleşme, toplumsal bütünlük arasındaki gerçektir ve kendiliğinden kaybolması da beklenemez. Bu mesele hususundaki bağlayıcı düşünmedeki güçlük küreselleşmenin sonuçlarıyla alakalı temel amprik ve analtik çalışmaların yapılmamış olmasıdır. Pek çok ekonomistin inandığının tersine küreselleşmenin nasıl işlediği hakkında tam bilgimiz maalesef yoktur (Rodrik, 1997, s. 116). Bu yüzden küreselleşme hakkında tam bilgi sahibi olunabilmesi ve küreselleşme paradoksunun çözülebilmesi için amaçların daha şeffaf olması gerekmektedir. Bütün bu arayışların işaretleri ışığında elde edilen sihirli formül, toplumların karakterlerini bir güç olarak ortaya koyabildikleri sürece küreselleşme karşısında ezilmeyecekleridir. Dolayısıyla her ülke gücünü milletinin karakterinden almaktadır. Bu noktada küreselleşme, hassas dengelerdeki maksadı aşmadığı takdirde hem insanlığın hem de az gelişmiş ülkelerin gelişmesindeki yegane çözüm yolu olacaktır. Aksi takdirde maksadını aşan her olgu gibi küreselleşme de tüm insanlığa zarar verecektir. KAYNAKÇA KEVÜK, S., (2006). Bilgi Ekonomisinin Türkiye Ekonomisindeki Yeri ve Önemi, Kahramanmaraş. YüksekLisasns Projesi. RODRİK, D., (1997). Küreselleşme Sınırı Aştımı?, (Çev: İzzet Akyol-Fatma Ünsal), İstanbul. Kızılelma Yayıncılık. ROGOWSKY, R, A., LINKİNS, L, A., TSUJI, K, S., (2001). Trade Liberalization, London. CSIS RUPP, M. A., 2001. The Turkish Europen Union Accesion Process, Economic Development Foundation Publications, İstanbul. ORAN, B., (2000). Küreselleşme ve Azınlıklar, Ankara. İmaj Yayınevi. ÖZTÜRK, A., (1998). Küreselleşen Dünyada Yöneticilik, Adana. Nobel Kitabevi. WALTHER, T., (2002). Dünya Ekonomisi (Çev: Ünsal Çağlar, The World Economy), Bursa. Alfa/Aktüel Kitabevi. Makale Yazarı: İktisat Bilim Uzmanı Süleyman Kevük – Sütçü İmam Üniversitesi
__________________ Gökyüzünde değilsin yalnız Bir yanın ay bir yanın yıldız Efsaneler yerde sürünsün Kartalım göklerde süzülsün Beşiktaşlıyız Beşiktaşlı Anlayamaz kimse bu aşkı Bekçisiyiz Kopsa Kıyamet Siyah beyaz bize emanet ! Sen neredeysen oradayız biz Ne dağlar engel ne de deniz Sonunda ölüm bile olsa Son nefeste bilki senleyiz | |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| kuresellesme, paradoksu |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |