
İktisadi Bilimler icinde Dış Borçların Tanımı : Kavram Olarak Dış Borçlar konusu , Dış Borçların Tanımı: Kavram olarak dış borçlar ve dış yardımların kesin bir şekilde ayrılması kolay değildir. Günümüzde her dış borcun bir yardım olduğu ve dış yardımların da büyük ölçüde dış ...
| |||||||
| Kayıt ol | Albümler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #1 (permalink) |
| Dış Borçların Tanımı: Kavram olarak dış borçlar ve dış yardımların kesin bir şekilde ayrılması kolay değildir. Günümüzde her dış borcun bir yardım olduğu ve dış yardımların da büyük ölçüde dış krediler şeklinde olduğu söylenebilir. Dış yardım kavramı, dış finansman , dış borçlanma, dış kaynak temini terimleri ile uygulamada aynı anlamda kullanılmaktadır. Terimlerin tümü geri ödeme problemi oluşturmayan bağış ve hibe gibi kaynaklardan belirli bir süre sonra belirli bir getiri ile ödenmek zorunda olunan uluslararası borçlara kadar çeşitli derecelerdeki kaynakları içermektedirÜyeler içindir. üye olun.... Uluslararası ilişkiler, 2. Dünya Savaşı’nın son bulmasından sonraki dönemde hızla artarken, aynı zamanda büyük ölçüde ekonomik bir nitelikte kazanmıştır. Bu ilişkiler bir yandan dünyadaki doğu-batı bloklaşmaları, öte yandan geri kalmış ülkelerin kalkınma çabalarına girişmelerinin de etkisi olmuştur. Günümüzde artık geri kalmış ülkelerin eskiden olduğu gibi silahlı müdahalerle kontrol altında tutulması görülmemektedir. Ancak, bu durumun yerine ekonomik müdahaleler gelişmiştir. Dış borçların en önemli özelliği uluslararası politik ilişkilerle çok sıkı şekilde bağlı olmalarıdır. Bu şekilde politik amaçla verilen borçlara “politik borçlar” adı da verilmektedir. Dış yardımlar daha çok kredi şeklindedir. Dış yardımlar deyince genel olarak hükümetten ya da uluslararası kuruluşlardan, bir başka devlete borç verme işlemleri anlaşılmaktadırÜyeler içindir. üye olun.... Dış borçlar yabancı paralarla alınır. Bunların faiz ve anapara itfa bedelleri yine yabancı para ile ödenir. Bu çeşit borçlar borç veren devletin kendi hazinesinden verilebileceği gibi aynı yabancı memleketin özel sermaye çevrelerinden de karşılanabilir. Günümüzde ayrıca Dünya Bankası veya Uluslararası Para Fonu’ndan da dış borçlar alınmaktadırÜyeler içindir. üye olun.... Dış Borçların Sınıflandırılması: Dış borçlar çeşitli açılardan farklı şekillerde sınıflandırılabilmektedir: a-Kullanılış Biçimlerine göre; - Proje ve Program Kredileri, - Serbest ve Bağlı Krediler, - Borç Erteleme ve Refinansman Kredileri, b-Borçların Kaynaklarına Göre; - Devletlerarası Borçlanmalar, - Uluslararası Kuruluşlardan Borçlanmalar, - Özel Kaynaklardan Borçlanmalar, c- Borcu Alan Kuruluşun Statüsüne Göre; - Kamu Borçları, - Özel Borçlar, d- Geri Ödeme Şeklne Göre; - Dövizle Ödenecek Borçlar, - Yerli Parayla Ödenecek Borçlar, e- Vadelerine Göre; - Kısa Vadeli Borçlar, - Uzun ve Orta Vadeli BorçlarÜyeler içindir. üye olun.... Dış Borçlanma Nedenleri : Ülkeleri dış borçlanmaya götüren sebepler konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Bunların birincisi iç tasarrufların yetersiz olması, diğeri iç tasarruf düzeyinin dışında dövizin kıt faktör olması ve dış finansman gerektirdiği düşüncesidir. Bunun gerekçesi de gelişmekte olan ülkelerin dış ödeme vasıtaları yönünden karşılaştıkları darboğazların oluşudur. Birinci sebebe göre döviz yetersizliğinin, iç tasarruf düzeyinin düşüklüğü dışında büyümeyi sınırlayan ayrı bir faktör olarak düşünülmediğidir. Dış ödemeler açığı, döviz kıtlığı gerçek manada iç tasarrufların yetersiz olmasının bir görüntüsü olmaktadır. İç tasarruf artışı ihracatın gelişmesi ve ithalatın kısılması yolları ile her zaman dövize çevrilebilir, iç tasarruflar ve dış ödemeler açığı daima birbiriyle ikame edilebilir. Diğer görüşü savunan iktisatçılar ise, geişmekte olan ülkelerde yatırım hacmini dolayısıyla ekonominin büyüme hızını sınırlayan en önemli faktörlerden birisinin dövizin kıt olduğunu ileri sürmektedir. Dış ödemeler açığını iç tasarruf seviyesinden ayrı bir olgu olarak gören diğer bir görüşe göre de, az gelişmiş ülkelerde kaynak mobilizasyonunun zayıflığı, ülke içi kaynakların yeniden dağıtımı kapasitesinin zayıf olduğu, iç kaynakların ihracat yoluyla ithalat yapmaya kolaylıkla çevrilemeyeceğini kabul etmektedirÜyeler içindir. üye olun.... Dış Borçlanmanın Sakıncaları : Dış borçlanmanın önemli bazı sakıncaları vardır. Bir kere dış borçlanma milli paranın kuru, paritesi üzerinde doğrudan doğruya etki yapar; borçlanan ülkenin parasının değeri yükselir. Bir süre sonra dış borcun faizi ve anaparası ödenirken bu durum değişir ve milli para değer kaybına uğrar. Yanı sıra, özellikle borçlanmadan elde edilen paranın verimsiz alanlarda kullanılmasıyla da karşılaşılabilir. Dış borçların prensip itibariyle, ülkenin donanımı, imarı, kalkınması gibi verimli alanlarda kullanılması gerekir. Ancak bu sayede ödemeler dengesi sorunlarıyla ve milli paranın değer kaybına uğraması hadisesiyle karşılaşılmaz. Aksi bir durum dış borç yükünü arttırır ve borçlanan ülkenin sağlam bir para politikası uygulamasını güçleştirirÜyeler içindir. üye olun.... Dış Borç Yükü ve Kaynak Transferi Borç Yükü Kavramı: Borçlanma ile milli gelir düzeyi arttırılmak istenmektedir. Bu durum dış borçlanma halinde açık bir biçimde görülür. Örneğin, dış borç alındığında milli gelir düzeyi alınan borç miktarı kadar artar. Diğer taraftan borç ödendiğinde ise, milli gelir de borcun anaparası artı faiz ödemeleri arasındaki negatif fark borç yükü olarak tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle Borç yükü, dış borçlara ödenen faiz ile borcun kapital olarak kullanımının marjinal prodüktivitesi arasındaki farktır. Ancak, milli gelirdeki artış borcun anaparasını içermemektedir. Borçlanma ile güdülen amaca göre, milli gelirde neden olunacak gelir artışının vergisiyle, borcun faiz giderleri ödenilmek istenmektedir. Böyle bir durumda ise borç yükü söz konusu olmamaktadır. Borçlanma nedeniyle milli gelirde neden olunan gelir artışı ile faiz ödemeleri arasındaki pozitif fark ise, borçlanmadan sağlanan kazancı ya da refah artışını göstermektedir. Borç yükü, borçlanma nedeniyle toplum refahında neden olunan azalma olarak da tanımlanabilir. Dış borç yükünün artması özellikle ihracat üzerinde baskı yaratır. Bu durum ihracat gelirlerini olumsuz yönde etkiler. Çünkü ihracatı arttırma baskısı, uluslararası piyasada ihraç mallarının fiyatlarını düşürmektedir. Dış ticaret oranlarının da, borçlu ülkeler aleyhine dönmesi, bu ülkeleri bir kısır döngünün içine sürüklemektedir. Bu kısır döngü sonucu, ihracat döviz girişleri azaldığından iharacat miktarını arttırmaya uğraşmaktadırlar. Dışarıya satılan mal ve hizmet miktarının yükselmesi, üretim kapasitelerinin sınırlı olması nedeniyle, iç pazara mal arzını azaltmaktadır. Bu üretim azlığı sonucu karşılanamayan talep, fiyatlar genel düzeyinin yükselmesine yol açmaktadır. Zaten gelişmekte olan ülkelerin son yıllardaki ihracat patlamalarının çoğunluğu, fiyatlar genel düzeyi yükseltilerek daraltılan iç pazar sayesinde gerçekleştirilmiştir. Bir ülkenin dış borç yükü hesaplanırken çeşitli ölçütler kullanılmaktadır: 1)Dış borç tutarı / Milli gelir, 2)Yıllık dış borç servisi ( anapara ve faiz ödemeleri) / Milli gelir, 3)Dış borç faiz ödemeleri / Milli gelir, 4)Dış borç servisi / İhracat gelirleri, 5)Dış borç servisi / Toplam döviz gelirleri, 6)Altın ve döviz varlığı / Dış borç tutarı, 7)Altın ve döviz varlığı / Aylık ithalat tutarı. Ayrıca son yıllarda dış borçlara ilişkin ülke risklerinin ölçülmesinde, makro ekonomik likitide oranı ile makro ekonomik finansman oranı gibi iki ölçüt daha vardır. İktisadi durgunluk ve ağır borç yükü ile karşı karşıya kalan bir çok gelişmekte olan ülkede en önemli mücadele sürdürülebilir bir ekonomik büyüme düzeyi elde etmektir. Bu da doğru bir şekilde iç ve dış finansman politikalarının uygulanması ile gerçekleştirilir. Bu politikalar şunlardır: 1)Yüksek enflasyon, yüksek ve her an değişebilen iç faiz oranı şeklinde yansıyan makro ekonomik istikrarsızlığı azaltmak, 2)Kişi başına en az tüketim artışın izin verirken büyümeyi yeniden sağlayarak pazarlamayı sürdürmek, 3)İsteğe bağlı iç finansmanı azaltan ve yatırımlar üzerinde vergi etkisi yapan dış borç yükünü azaltmaktır. Dış finansman (dış borçlanma) potansiyel olarak (çünkü bu finansman yüksek düzeyde tüketim veya sermaye kaçışı ile sonlanabilir) bir ülkenin yatırım oranını arttırır. Dış finansman aynı zamanda daha fazla sermaye malı ve girdinin ithalatı ve daha iyi kapasite kullanımını da mümkün kılar. Bütün olumlu gözüken yönlerine rağmen dış borçlar gelecek nesiller için gerçek anlamda bir yük oluşturur. Bu borçların ödenmesi için ekonomiden gerçek kaynakların yurt dışına ihraç edilmesi, karşılığında da mal ya da hizmet alınmaması gerekir. Bu sebepten dış borçların ödenmesi ancak dış ticaretin fazla vermesi ile mümkündür. Kaynak Transferi ve Borç Yükünü Gelecek Neslin Taşıması Sorunu: Dış borç ödeyen nesil ürettiği bir kısım kaynakları borç ödemek için karşılıksız olarak ihraç ettiği için, borcun yüküne katlanır. Ancak alınan borçlar ülkede borcun faizini aşan miktarda üretim artışına sebep olacak şekilde kullanılmışsa ödemeyi yapan nesil artık kayıpta değildir. Çünkü alınmış olan borç sayesinde toplum daha büyük bir milli gelire sahip olur ve bu milli gelirdeki fazlalık borcun faizinden başka anaparayı da ödemeye yetmektedir. Bununla beraber, alınan borcun faizini aşan miktarda üretken bir biçimde kullanılmış olan borçlarda bile, borcu ödeyen nesil için bazı güçlükler çıkabilir. Herşeyden önce üretimi artmış oln kaynaklar özellikleri gereği pek ihraç edilmeyen ürünler olabilir. Dış borçlanmada ikinci güçlük anapara vadesinin bir tek yılda toplanmasıdır. Bu durumda borç faizini hafifçe aşan bir üretim fazlası, ihraç kabiliyeti olsa bile, vadesi gelmiş anaparanın tümünü bir yılda ödemek için yeterli olmayabilir. Bunun tek çaresi, borcun anapara geri ödeme taksitlerinin daha uzun bir dönem faiz ile karışık olarak yayılmasıdır. Dış borçlanmanın geleceğe dönük yapısı olduğu için uzun vadeli projelerin finansmanında kullanılması ve borcun da bu sayede borcu alan nesil tarafından ödenmesi sağlanabilir. Dış borçlarda borç yükünün gelecek nesillere aktarılmasının sebebi, dış borç faiz ödemelerinde karşılıksız döviz çıkışı olduğu için yurtiçi kaynakların azalmasıdır. Gelecek kuşaklara yüklenen külfeti dış borçların kullanım şekli belirler. Eğer borçlanma yoluyla elde edilen kaynaklar verimli yatırımlarda kullanılmışsa ve yurt içi finansman kapasitesi genişlerse gelecek nesle devredilen borç yükü önemli değildir. Çünkü borcu karşılayacak yani borcun ödenmesi için gerekli ihracat artışını sağlayacak üretim kapasitesi yaratılmıştırÜyeler içindir. üye olun....
__________________ Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... | |
| | |
| | #2 (permalink) |
| Dış Borçlanmanın Ekonomik Büyüme ve Kalkınma Üzerindeki Etkisine İlişkin Literatürdeki Tartışmalar: Dış borcun ekonomik teorisi, Keynesyen paradigmanın esasını oluşturan “ ekonomik büyümeyi canlandırmada devlet müdahalesinin gerekli olduğu” teorisi ile ortaya çıkmıştır. Keynes, Gelişme Yolundaki Ülkeler (GYÜ)’in ekonomik yapılarında veya dinamik büyüme süreçlerinde eksiklikler olduğunu ve dolayısıyla dış borcun, ekonomik büyüme noktasında önemli katkıları olacağını ileri sürmektedir. Keynes’in daha yüksek büyüme oranına ulaşabilmede devlet müdhalesinin gerekli olduğu görüşü, dış borç teorilerine önemli esaslar getirmiştir. Böylece Keynes, Neo-Klasik iktisatçıların özellikle ekonominin kendiliğinden tam istihdamda dengeye geleceği varsayımına ve bunun sonucu olarak da ekonomik faaliyetleri arttırıcı veya ekonomiyi tam istihdama ulaşmaya teşvik edici herhangi bir devlet müdahalesine gerek olmadığı gibi kendinden önceki kabullere önemli eleştirilerde bulunmuştur. Keynes’le başlayan dış borç – büyüme teorisi, daha sonra Harrod-Domar’la devam etmiştir. Keynes’in kendi teorisi ekonomideki kısa vadeli toplam talep üzerine yoğunlaşmıştır. Harrod-Domar’ın dinamik-ekonomik büyüme modeli ise Keynes teorisinin uzun dönemli kullanımıdır. Harrod-Domar büyüme modeli uzun dönemde toplam arz ve talebin, belli bir dönemdeki yatırım-tasarruf oranı eşitlendiği noktada dengeye geleceğini ve bu tasarruf-yatırım (Üyeler içindir. üye olun...) oranında, o dönemdeki büyüme oranı (Üyeler içindir. üye olun...) ile sermaye hasıla katsayısının (Üyeler içindir. üye olun...) çarpılmış haline eşit olacağını ileri sürmüştür ( yani, Üyeler içindir. üye olun...) bundan dolayı, Harrod-Domar Büyüme modeli, bir ekonomideki yatırım-tasarruf seviyesiyle büyüme oranı arasında yakın bir ilişki olduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla Harrod-Domar tipi bir büyüme modelinde kalkınma, büyüme ile eşleştirilmekte ve bu büyümenin tasarruf-yatırım artışı ile sağlanabileceği kabul edilmektedir. GYÜ’in kendi iç kaynakları ile büyüme için gerekli olan sermaye birikimini oluşturmaları yapısal nedenlerden dolayı mümkün olmamaktadır. Harrod-Domar büyüme modeline göre, dış borç, GYÜ’in yurt içi tasarruf imkanlarına ilave bir kaynak sağlayacak ve böylece de dış borçlar yatırım oranını arttıracaktır. Bu da sonuçta, daha yüksek bir büyümeye ve gelire neden olacaktır. Marjinal tasarruf oranı, ortalama tasarruf oranını aştığı durumlarda ekonomik büyüme ve dolayısıyla gelir artış hızı da artacaktır. GYÜ’de ekonomik büyümeyi hızlandırmada, yatırım-tasarruf oranındaki artışın önemli katıkısının olacağı görüşü Chenery ve Strout (1966) tarafından da destek bulmuştur. Chenery ve Strout, GYÜ ‘in özellikle yapısal değişim ihtiyacı üzerinde durmuşlardır. Yatırım ve tasarruf oranındaki artışla birlikte, yeni sosyal dinamiklerin oluşacağı, kalifiye insan kaynaklarının yetişeceği ve daha yüksek prodüktif teknolojilerin kullanılabileceği dolayısıyla da ekonomide üretilen mal miktarının artacağı, iş hacminin yükseldiği bir ekonomik yapısal değişimin olacağını varsaymışlardır. Chenery ve Strout Modeli, yabancı sermaye tarafından ikame edilen yurt içi kaynakların iki tip açıkları olduğunu düşünmektedir. Birinci açık, GYÜ’deki beceri yetersizliği ile yurt içi tasarruf açığıdır. İkincisi de, ödemeler dengesinde ithalatın ihracattan fazla olduğu durumlarda ortaya çıkan döviz açığıdır. Chenery ve Strout’un teorileri, Keynes’in istihdam ve üretim hacmini en yükseğe çıkarmada gerekli gördüğü devlet müdahalesi yaklaşımını geliştirmişler ve olgunlaştırmışlardır. Yine bu ekonomistler Harrod-Domar büyüme modelinin kullanıldığı değişkenleri kullanmışlardır. Bu görüşe göre dış borç, borç alan ülkenin sadece sermaye stokunu arttırmamakta aynı zamanda GYÜ’in büyümesini sınırlayan döviz sıkıntısını da gidermektedir. Böylece belli bir marjinal tasarruf seviyesinde ve sermaye-hasıla artış oranındaki bir GYÜ’de dış borçlar yoluyla, büyüme oranının arttırabileceği ileri sürülmüştür. Griffin ve Enos (1970), dış borçların, büyüme oranı üzerinde olumsuz etkide bulunduğunu ileri süren ekonomistlere hem teorik hem de ampirik çalışmaları ile öncülük etmişlerdir. Çünkü, Griffin ve Enos (1970), dış borçların, yatırım dağılımında çarpıklıklara yol açarak sermaye/hasıla katsayısını yükselttiğini ve borç alan ülkenin yurt içi tasarruflarını azalttığını ileri sürmüşlerdir. Diğer bir ifadeyle, dış borçla gelen bu ilave imkanlar prodüktiviteyi düşürmesi, yani, sermaye/hasıla katsayısını yükselterek yok olmaktadır. Alınan borçların belli bir maliyeti olması ve bu dış borçların, yatırım ve üretim yapısında yanlış yönlendirmelere yol açarak, dış borçların prodüktivitesi azalmaktadır. Bu konuda yapılan ampirik çalışmalar daha sonrada devam etmiştir. Birleşmiş Milletler İnsan Kalkınma Raporu, dış yardım desteği gören ve ekonomik durgunluk yaşayan 100 ülkenin son 15 yıl içinde gelirlerinin 1,6 milyar dolar azaldığını ortaya koymuştur. Rapor, 100 ülkeden 70’inin ortalama gelirinin 1980’li yıllardakinin altında olduğu, yine 100 ülkeden 43 ülkenin ise 1970’deki gelirlerinin altında olduğunu ortaya koymaktadır. Yine dış yardım alan 97 ülke üzerine, 1971-1990 yıllarını kapsayan başka bir çalışmada, dış yardımların büyüme ile hiçbir olumlu korelasyona sahip olmadığı ve büyümeye neden olan herhangi bir faktörü de etkilemediği tespit edilmiştir. Dış borç büyüme ilişkisini inceleyen ilk ekonomistler, olumlu bir ilişkiden bahsederken, özellikle 1970’li yılların başından itibaren ekonomistlerden bazıları bu etkinin olumlu, bazıları ise olumsuz olduğunu kabul ederek ikiye ayrılmaktadır. Griffin ve Enos (1970) ile başlayan akımın temel iddiaları; -GYÜ’ler aldıkları dış borçları daha çok gereksiz ithal tüketim mallarında kullanmaktadırlar. -Yine bu ülkelerin dış borçları getirisi düşük, lüks ve prestij yatırımlarında kullandıkları görülmektedir. -Sonuçta, GYÜ’in ciddi biçimde “ borç servisi” sorunu ile karşı karşıya kaldıkları görülmektedir. Daha önce alınan borçları ödeyebilmek için yeniden borçlanmak zorunda kalmaktadırlar. Neo-Klasik İktisatçılar- en başta IMF ve Dünya Bankası – GYÜ’de dış borçla ekonomik büyüme arasında güçlü bir ilişkinin olmamasını; GYÜ’in insan kaynaklarının kalifiye olmamasına, yönetim kültüründeki eksikliklere, altyapı ve ekonomik kuruluşların yetersizliğine, politik istikrarsızlığa, yüksek tasarruf olmamasına rağmen bu fonları büyümeyi hızlandırmada kullanamamalarından kaynaklandığını ileri sürmektedirlerÜyeler içindir. üye olun.... Borç Ödeme Kapasitesi: Yabancı ülkeler ve kurumlardan çeşitli şekillerde sağlanan krediler, vadeleri geldiği zaman faiz ve anaparalarıyla birlikte ödenmek zorundadır. Özellikle gelişmekte olan ülkeler, borcu geri ödeme güçleri ölçüsünde yeniden borçlanma şansına sahip olurlar. Kredi güvenilirliği ya da risk analizleri olarak adlandırılan bu ölçütler, her koşulda dikkate alınmamakla beraber, borç verilen ülkelerin ekonomik durumlarını genel olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Dış borçların geri dönüşüyle ilgili risk analizi de yapılmadan önce dikkate alınan ilk gösterge, borç verilecek ülkedeki politik istikrar ve dengedir. Bu bakımdan, politik anlamda istikrarsız sayılan bir ülkenin dış borç bulabilmesi güçleşmektedir. Borç ödeme kapasitesinde borç yükümlülüklerini karşılayacak artışlar sağlanması ancak ekonomik büyümede devamlılığın sağlanması ile mümkün olabilir. Bunun dışında aşağıda ifade edildiği gibiş ekonomik göstergelerle ilgili başlıca risk verileri şunlardır; Toplam dış borçlar / ihracat : İhracat gelirlerinin toplam dış borç stoku üzerindeki uzun dönemli etkileri hakkında bir fikir edinebilmek amacıyla kullanılan genel bir ölçüttür. Oranın yükselmesi borçlu ülkeler açısından olumsuz, küçülmesi ise olumlu bir gelişme sayılır. Dış borç servisi / ihracat ( Borç servis oranı) : Herhangi bir ülkenin risk analizi yapılırken ekonominin kısa süreli ödeme gücünü ölçebilmek amacıyla kullanılır. Bu oranın yüksek çıkması ve giderek de büyümesi, ilgili ülkenin borçlarını ödemekte güçlük çekeceğinin göstergesi sayılır. Yıllık dış borç anapara ve faiz ödemeleri ( borç servisi) ihracat gelirlerinin %20’sini aştığı takdirde kritik bir sınıra ulaşıldığı kabul edilir. Ancak, borç servis oranı tek başına ülkenin dış borç ödeme gücünü gösterdiği söylenemez. Gelişmekte olan ülkelerde bu oran genellikle aşılmakta ve borç servisi ihracat gelirkerinin tamamına yaklaşmaktadır. Dış borç servisi ile ilgili diğer bir oran Dış borç servisinin GSMH’ye oranıdır. Bu oran, belli bir dönemde yaratılan nihai mal ve katma değerlerin ne kadarının borç ödemelerine ayrıldığını göstermektedir. Dış borç servisi’nin toplam döviz gelirlerine oranı ise, bu oran elde edilen dövizin ne kadarının borç ödemelerine ayrıldığını dolayısıyla borcun kısa dönemde geri ödeme imkanını göstermektedir. Bu oranının düşüş göstermesi ülkenin geri ödeme gücünün yükseldiğini gösterir. Toplam döviz gelirlerini oluşturan kalemlerden özellikle ihracat dışındakilerin dönemsel (konjonktürel) dalgalanmalarla yakından ilgili olduğu, bu nedenle dönemler itibariyleönemli değişiklikler gösterebilecekleri gözönünde bulundurulmalıdır. İhracatın artması borç servis kapasitesini (bir ülkenin dış borçlarını ödeme gücü) olumlu yönde etkilemekte ve borçların ödenmemesi ihtimalini azaltmaktadır. Toplam Dış Borçlar / GSMH : Risk ve borç yükü analizlerinde genel bir ölçüt olarak dış borç stokunun ve GSMH’nin izlediği eğilimi değerlendirmek amacıyla kullanılır. Bu borçların GSMH’den daha hızlı artması, bu oranın giderek artmasına neden olur. Bu genellikle borç yükünü arttıran bir gösterge sayılır. Uluslararası Rezervler (döviz rezervleri) / İthalat : Ülkenin sahip olduğu konvertibl rezervleri dikkate alarak, ihracat gelirleri yetersiz olan bir ekonominin ne ölçüde ödeme gücüne sahip olduğunu ölçmeye yarar. Rezervlerin önemini belirleme açısından değer taşımaktadır. Yüksek rezervler borçların ödenmeme olasılığının azaldığını göstermektedir. Bir başka ifadeyle, oranın giderek yükselmesi borç ödeme kapasitesi açısından olumlu gelişme sayılır. Büyüme Hızı : Sürekli büyüyen bir ekonomide dış borç ödemelerinin yük oluşturmayacağı varsayılır ve diğer ölçütlerin ekonominin makro ilişkilerini değerlendirmekte yetersiz kaldığı ifade edilir. Dış borçlar artmasına rağmen büyüme hızını düşürmeyen bir ülkede dış borçları cari tüketimi için değil, yatırımları için kullanıyor demektirÜyeler içindir. üye olun....[
__________________ Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... | |
| | |
| | #3 (permalink) |
| OSMANLI DEVLETİ’NDE DIŞ BORÇLAR 1854 yılı, Osmanlı Devleti’nde dış borçlanmanın başladığı tarihtir. Osmanlı, Kırım Savaşı’na girmesine kadar kendi yağında kavrulmuş, fakat bu tarihte savaş dolayısıyla İngiltere ve Fransa’dan 5.5 milyon Osmanlı Lirası borç almıştır. Daha sonra giderek artan dış ticaret ve bütçe açıkları, alınan borçların yatırımlarda kullanılması yerine lüks tüketim ve askeri harcamalara gitmesi, alınan borçların anapara ve faiz ödemeleri, Osmanlı Devleti’ni içinden çıkamayacağı bir dış borç batağına sürüklemiştir. 1854’de alınan ilk borçtan 20 yıl sonra devlet iflas etmiş ve 1. Dünya Savaşı’na kadar geçen sürede devlet 243 milyon Osmanlı Lirası borç alarak 409 milyon Osmanlı Lirası tutarında dış borç yükünün altına girmiştir. 1863 yılında yabancı sermaye ile kurulan Osmanlı Bankası, devletin banknot çıkarma, iç ve dış borçların ödenmesi ile borç tahvillerinin satışı gibi çok önemli yetkilerle donatılmıştır. Osmanlı Bankası’da Galata Bankerleriyle birlikte devlete borç vermeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin 1875’de moratoryum* ilan ederek dış borçlarını ödeyemeyeceğini açıklamasından sonra Hükümet, 1879 yılında devlete iç borç sağlayan Galata Bankerleri ile alacaklılar arasında Rüsumu Sitte olarak bilinen bir anlaşmaya varmıştır. Böylece, tütün, tuz, şeker, ispirto v.b. temel maddelerden sağlanacak gelirler, borçların ödenmesi amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. İç alacaklılara sağlanan bu avantaj, Osmanlı Devleti’ne borç veren Fransa, Almanya, İngiltere, Avusturya ve İtalya’yı harekete geçirerek bir yeni yönetimin doğmasına rol açmıştır. Bu dönemde sermayedarlar, tehdit ve rüşvetle Türk devlet adamlarını borçlanmaya da zorlamışlardır. Bu durum, 1875 tarihine kadar devam etmiştir. Bu yılda devlet gelirleri 25 milyon Osmanlı Lirası olarak görünürken gerçek gelir ancak 17 milyon civarındadır. Osmanlı Devleti’nin Batıdan almış olduğu borçların zamanla aşırı derecede çoğalması ve borç ödemede karşılaşılan güçlüklerin sonucu olarak, tarihte Düyunu Umumiye-i Osmaniye diye anılan ve 7 ülkeden oluşan meşhur idare, Muharrem Kararnamesi ile 1881 yılında hukuken meydana getirilmiştir. Böylece ödenmeyen Türk borçlarına karşılık ülkenin doğal kaynaklarının gelirlerine el uzaltılmış ve bu kaynakları işletecek bir çıkar şirketi yaratılmıştır. Borçlar ödeninceye kadar, Türkiye’nin doğal kaynaklarını bu idare yönetmiştir. Düyunu Umumiye, görünürde Osmanlı Devleti’nin bir dairesidir. Aslında, tamamen bağımsız nitelikte Osmanlı Devleti içinde adeta bir ikinci Maliye Bakanlığı olarak görev yapmıştır. 1914 yılında idarenin topladığı gelirlerin, Devletin bütçe içindeki payı %30’u aşmıştır. Kısacası, Osmanlı bu idarenin yönetiminde bir mali esaret dönemi yaşamıştır. Lozan’da bile idarenin tarihe gömülmesi çok zor olmuştur. Muharrem Kararnamesi ile tuz ve tütün tekelleri pul, içki, balık resimleri, bazı illerin ipek öşürleri Düyunu Umumiye’ye bırakılmıştır.Başlangıçta 2 milyon 522 bin Osmanlı Lirası tutarındaki geliri kontrol eden idare 1911-1912 yıllarında bütün devlet gelirlerinin %32,5’unu ( 8 milyon 258 bin ) denetler duruma gelmiştir. Ayrıca İdare kendine ayrılan gelirlerde bir değişiklik yapılmasına da karşı çıkmıştır. Bunun sonucunda devletin mali politikası da büyük ölçüde Düyunu Umumiye’ye bağımlı kalmış , idare , alacağından fazla kaynağa el koyarak elde ettiği gelirleri Batının tahvil piyasasına da aktarmıştır. Bu durumun tuhaf bir sonucu olarak İtalya, Düyunu Umumiye’den aldığı kredi ile Trablus Savaşı’nı finanse etmiştir. 1854’te başlayan dış borçlanma 1875’e kadar artmıştır. Bu dönemde devlet dış borçlarını ödemek için yeni dış borç tahvillerin piyasaya sürmüş, bu durum tahvillerin değerini yitirmesine yol açmıştır ve piyasada itibari değerlerinin çok altında satılmaya başlanmıştır. Bu durum dış borç faizlerini arttırmış, anapara ve faiz giderlerini garanti altına almak için belli bütçe gelirlerinin ipotek edilmesi, devleti düzenli kamu gelirlerinden mahrum bırakmıştır. 1875’ten 1901’e kadar alınan yeni borçlar sınırlı kalmış, bu yıldan sonra yeniden dış borçlanmaya gidilmiştir. Dış borç ödemeleri, yeni alınan borçları hızla aşmıştır. 1. Dünya Savaşı’nın öncesinde Osmanlı Devleti’nin durumu yeniden iyice bozulmuştur. 1914 yılında savaş patlak verdiğinde Osmanlı Devleti’nin dış borcu 156,4 milyon Osmanlı Lirası’dır. (142 milyon sterlin). Bu miktara kısa vadeli borçlar dahil değildir. Dış borçlanmanın %53’ü gibi büyük bir kısmı Fransızlar’dan ( Üyeler içindir. üye olun... milyon Osmanlı Lirası ) yapılmıştı. Bu ülkeyi %21ile Almanlar ( 32 milyon Osmanlı Lirası ) ve %14 ile İngilizler (21 milyon Osmanlı Lirası) izlemiştir. Osmanlı Dönemi’nde Batı’dan alınan borçlar çarçur edilmiş ve üretime dönük yatırımlara kanalize edilememiştir. Bu dönemde alınan borçların büyük çoğunluğu tüketime gitmiş, Rumeli, Bağdat, Soma Bandırma demiryolları, Konya ovası sulaması ile liman ve tersane gibi üretim faaliyetlerine ayrılabilen kısım çok küçük bir oran olmuştur. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulunca yeni yönetim Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını kabul etmekle beraber Düyunu Umumiye İdaresi’nin varlığını bağımsızlıkla bağdaştıramamıştır. Lozan Barış Konferansı sırasında ele alınan Osmanlı borçları, uzun görüşmelere konu olmuştur. Türkiye konferans sırasında Cumhuriyet sınırları dışında kalan 16 bağımsız ülke bulunduğunu, Osmanlı Devleti zamanında alınan borçların bir kısmının bu yeni bağımsızlığını kazanan, ülkelere harcandığını belirterek, borçların ilgili ülkeler arasında dağıtılmasını istemiştir. 1925 yılında Osmanlı borçlarının %67’sinin Türkiye tarafından ödenmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye’nin payına düşen 107,5 milyon altın Osmanlı Lirası tutarındaki borcun ödenmesi için Düyunu Umumiye İdaresi ile 13 Haziran 1928 tarihinde Paris’te bir anlaşma imzalanmıştır. Buna göre, Türk Hükümeti, 1929’da başlayan ilk 7 yılda her yıl 2 milyon altın Lira ödeyecek 1936 yılından sonra taksitler giderek artacak, 1952 yılında 3,4 milyon altın Lirayı bulacaktı. Türkiye 1929-1954 yılları arasında toplam 68,2 milyon altın Osmanlı Lirası ödeyecekti. Böylece, 1925 yılında belirlenen 107,5 Osmanlı Lirası tutarındaki borç miktarına göre %37’lik bir indirim sağlanmış oluyordu. Hükümet 1929 taksidini zamanında ödedi fakat 1929 ihracat gelirlerinin %10’u ve genel bütçe gelirlerinin %8’ine denk düşen bu ödeme, Hükümeti çok zorladı.1929 yılının sonlarında ödemeler dengesi açığının büyümesi sebebiyle Türk Lirasının döviz değerindeki hızlı düşüşün Hükümette yol açtığı sıkıntı Dünya Ekonomik Krizinin etkilerinin aynı yılın sonlarına doğru Türk ekonomisini sarsmaya başlamasıyla birleşince, hükümet, 1930 taksidini ödeyemeyeceğini gördü ve Düyunu Umumiye İdaresini yeni bir anlaşma yapmak için zorladı. 1932 Aralık ayında Osmanlı Borçları tahvillerinin sahiplerinin temsilcisi durumuna indirgenmiş olan Düyunu Umumiye ile imzalanan yeni anlaşmaya göre, Türkiye’nin Osmanlı mirasından doğan borcu 8,6 milyon altın Liraya, yıllık faiz ve anapara taksitleri de 0,7 milyon altın Lira’ya indirilmiştir. Yeni taksitler Üyeler içindir. üye olun... ve Üyeler içindir. üye olun... yıllarında ödenmiştir. 1936 yılında Türk hükümeti, Osmanlı borç senetlerinin çoğunu elinde bulunduran Fransız Hükümeti ile anlaşarak, yıllık taksitlerin yarısını belirli ihraç mallarıyla ödemeye başlamış 1938 yılında taksitlerin tamamının bu yolla ödenmesi kararlaştırılmıştır. Türk Hükümeti 1940’larda erken ödemeye giderek Osmanlı borcu hesabını kapatmıştır. 1939-1950 yılları arasında bu borç için genel bütçeden 45,6 milyon T.L. ödenmiştir. Son Osmanlı borcu, 25 Mayıs 1954 tarihinde ödenmiş, böylece Kırım Savaşı dolayısıyla 4 Ağustos 1854’te başlayan Osmanlı borçları 25 Mayıs 1954 yılında son bulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, ilk kuruluş yıllarında geçmiş yakın dönemin kötü deneyimlerinden dolayı uzun bir süre dış borçlanmaya gitmemiştir. Özellikle, 2. Dünya Savaşı’na kadar ülkeden net bir sermaye çıkışı olmamış ve dış ticaret ve cari işlemler dengesi çoğu yıllar fazla vermiştir10.
__________________ Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... | |
| | |
| | #4 (permalink) |
| CUMHURİYET SONRASI DIŞ BORÇLANMA II. Dünya Savaşı’na kadar geçen dönem: Yukarıda da belirttiğimiz gibi Osmanlı Devleti’nden, Cumhuriyet Türkiyesi’ne aktarılan dış borçlar önemli bir yer tutmaktadır. Bununla beraber, 1928 yılından sonra başlayan Millileştirme hareketi karşısında, millileştirme bedelleri karşılığında borçlanmaya gidilmesi borç tutarını arttırmıştır. Bunun yanında 1930 yılında Amerika’dan İktisadi Kalkınma Kredisi, 1934 yılında Rusya’dan Beş Yıllık Sanayi Planı’nda yer alan fabrikaların yapılması için, 1938 yılında savaş malzemelerinin finansmanı için dış devlet borçlanmasına gidildiği ve bu dönemde borçların muntazaman ödendiği görülmektedir. II. Dünya Savaşı’na kadar geçen dönemde toplam borç miktarı 200 milyon dolar olmuştur. II. Dünya Savaşı Dönemi: Türkiye Cumhuriyeti’nin II. Dünya Savaşı’na girmemiş olmasına rağmen, ülke savaşın sıkıntılarını yaşamış ve yatırımlarda bir duraklama görülmüştür. Öte yandan, ithalatın kısıtlanması ve ihracatımızın artması nedeniyle cari işlemler dengesi fazla vermiştir. Her an savaş tehlikesi olması nedeniyle bu dönemde borç ödemelerinin düzenli bir şekilde yapılmış olmasıyla beraber savaş sonu itibariyle uzun vadeli borçlar %266’lık bir artış göstermiştir. 1945 yılı sonu itibariyle, borç miktarı 450 milyon dolara yükselmiştir. Bu dönemdeki borçlanmaların daha çok İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerden yapıldığı görülmektedir. Savaş Sonrası Dönem: II. Dünya Savaşı sonrası dış borçlar bakımından önemli dönüm noktasını oluşmaktadır. Dış borçlarımız bu dönemde büyük artışlar göstermiştir. 1948 yılında yürürlüğe giren Amerikan Marshall Planı uygulaması ile, ülkeye dış kredi akımı başlamıştır. Bu yardım planı doğrultusunda sağlanan kaynaklar; liman, yol gibi altyapı yatırımlarının finansmanına yöneltilmiştir. ABD’den sağlanan bu yardımlar 1953 yılında son bulmuş, Dünya Bankası kaynaklarından da, bu dönemde kullanım yapılamamıştır. Göreceli olarak daha uygun kredi şartlarından yararlanamayan hükümetler, kısa vadeli ve yüksek faizli ticari kredilere yönelmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu dönemdeki artışta 1946 yılında yapılan devalüasyonun büyük etkisi olmuştur. 1950’li yıllarda artış devam etmiştir. Bu artış IMF, IBRD, EPU’dan alınan kredilerden doğmuştur. 1951-1960 arası dış borçlar bakımından en önemli dönemi teşkil etmektedir. Çünkü bu dönemde dış borçlarımız görülmedik bir biçimde hızla artmıştır. Dönem sonunda olağanüstü bir seviyeye ulaşmıştır. 1950 yılında 277 milyon dolar olan toplam dış borç miktarı 1960 yılında 1,138.6 milyon dolara ulaşmıştır. Söz konusu dönemde % 410 oranında bir artış gerçekleşmiştir. Bu dönemde borçlar büyük çeşitlilik kazanmış, alacaklılar ödeme tarzı ve borcun devletle ilişkisinin mahiyeti bakımından çok karışık bir kredi bileşimi meydana gelmiştir. 1956 yılından itibaren ödemeler bilançosu üzerinde baskı oluşturmaya başlayan borç yükü 1959 yılında, alacaklı ülkelerin kabulüyle bir borç ertelemesi anlaşması getirmiştir. Sonuç itibariyle Osmanlı döneminden sonra, ilk defa olarak Türkiye Cumhuriyeti Dönemi’nde de 1958 yılında dış borçlar için “ moratoryum “ ilan edilmiş ve elverişli bir ödeme planının üzerinde anlaşmaya varabilmek için mali istikrar tedbirleri almaya bu devrede zorunlu kılınmıştır. 1960 sonu itibariyle devlet borçları normal devlet borçları, ariyere borçlar, kamu sektörü kredili ithalat borcu toplamından oluşmuştur. Normal Devlet Borçları: 1950 sonu itibariyle 277 milyon dolardan 1960 sonunda 690 milyon dolara yükselen bu borçlar, genel ve katma bütçeli idarelerle, İktisadi Devlet Teşekküllerinin yatırım projelerinin finansmanı ve daha başka amaçlarla yabancı devletlerden ve milletlerarası kuruluşlardan alınan kredilerdir. Bu dönemde borç toplamı yaklaşık % 250 oranında artmıştır. Bu borçların büyük bir kısmı özellikle Marshall Planı ve onun yerine geçen programlara göre verilen borçlanmalardan oluşmuştur. 1950-1960 Dönemi’nde borçlanma genelde A.B.D ve uluslararası finans kuruluşlarından gerçekleştirilmiştir. Toplam kredilerin %48’i A.B.D kaynaklıdır. Diğer taraftan Rusya ve diğer Avrupa ülkelerinden de borçlanılmıştır. 1958 yılına ulaşıldığında ülkenin çok kötü ekonomik şartlar içinde olduğu görülmektedir. Borç yükü ağırlaşmış ve Türkiye moratoryum ilan etmek zorunda kalmıştır. Ariyere Borçlar: Ariyere borçların doğuş itibariyle devletle bir ilgisi yoktur. Dış ticarette liberalizasyon sisteminin uygulanmaya başladığı 1950 tarihinden sonra, ithalatçılar liberalizasyon listesine dahil mal siparişlerine ait bedelleri Türk parası ile Merkez Bankası’na yatırıp mal ithal edebilmekteydiler. Başlangıçta dış ödemeler düzenli yapıldığı için yabancı satıcılarda, sadece sipariş bedellerinin T.L. olarak bankaya yatırılmasında bir mahsur görmemişlerdir. Ancak dış ödeme rezervlerinin süratle erimesi üzerine hükümetin 1952 tarihinden itibaren döviz transferlerini durdurmuş ve Türkiye’ye gelen malların bedelleri bu süretle satıcılara ödenmez olmuştur. Ayrıca hükümet transferleri durdurduğunu Mayıs 1953’e kadar kabul etmemiş, durumu yakından takip eden ve ithalatın sınırlandırılacağını gören ithalatçılar mal siparişlerini özellikle bu devrede arttırmışlardır. Alacaklı yönünden arzu edilmeyen bu borçlardan dolayı Türkiye’ye mal satmış olanlar güç durumda kalmışlar ve borcun tasfiyesi hususunda, mensup oldukları ülkelerle çözüm için her türlü çareler aranmış, bir kısmı ödenmiş fakat problemin kati olarak çözülmesi imkanı bulunamamıştır. Borcun zamanında tasfiye edilememesi, dolayısıyla devlet borcun sorumlusu haline gelmiş ve anlaşma ile gerek faizini gerek 1958’den itibaren doğan döviz kuru farkını bütçeden karşılamak zorunda kalmıştır. Ariyere borçların 1960 yılı sonundaki bakiyesi 376,5 milyon dolardır. Bu dönem içinde ariyere borçların toplam miktarı 2 milyar 940 milyon Lira anapara olarak gerçekleşmiştir. Faizi ile birlikte 3 milyar 389 milyon Lira olmuştur. Bu borçların son taksidi 1971 yılında ödenmiştir. Kamu Sektörü Kredili İthalat Borcu: İktisadi Devlet Teşekkülleri, tıpkı özel sektör ithalatçı ve sanayicileri gibi bazı yatırım projelerinin gerçekleştirilmesi için dış ülkelerdeki finansman kurumlarından krediler kullanmışlardır. Kredileri açanlar görünüşte özel yabancı kurumlar olmakla beraber gerçekte krediler bu firmaların tabi olduğu devletlerin resmi yetkileri ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında yapılan anlaşmalara dayandırılmıştır. Kamu sektörü kredili ithalat borçları itfa planlarına göre büyük kısmı ile 1965 yılına kadar ödenmiş, bu tarihten sonra kalan 9,4 milyon dolarlık borç miktarı da 2008 yılına kadar varan uzun bir devreye yayılmıştırÜyeler içindir. üye olun....
__________________ Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... | |
| | |
| | #5 (permalink) |
| PLANLI DÖNEMDE DIŞ BORÇLARIN GELİŞİMİ Planlı dönem itibariyle, Türkiye’nin dış borçları, borcu kullananlara göre şu ana gruplarda toplanmaktadır; ·Hazinenin dış borçları (Devlet bütçesinden ödenecek olanlar) ·Bütçe dışı kamu sektörü borçları ·Özel sektör borçları Hazinenin dış borçları genel ve katma bütçe borçlarından oluşmaktadır. Hazine aldığı kredileri katma bütçeli bir kuruluşa veya genel bütçeye dahil kuruluşlara devrederek kullanılmasını sağlamaktadır. Devredilen krediler genellikle proje kredisi niteliğindedir. Bunlar dışında Kamu İktisadi Teşebbüsleri ve diğer kuruluşlarca sağlanan kredilere hazine tarafından garanti verilmektedir. Bütçe dışı kamu sektörü borçları KİT, yerel yönetimler, Merkez Bankası ve Devlet Yatırım Bankası borçlarından oluşmaktadır. Bu dönemde, dış borçların büyük bir kısmı kamu kesimine aittir. Kamu kesimi borçları içinde ise, genel ve katma bütçeye ait borçlar ağırlıklı olarak yer almaktadır. Bunu bütçe dışı kamu kesimi borçları izlemektedir. Bütçe dışı kamu sektörü borçları içinde en büyük pay Merkez Bankası’na aittir. Bunu KİT borçları izlemekte, bu borçlar ise Dünya Bankası ve Avrupa Para Piyasası’ndan alınan kredilerden oluşmaktadır. 1983 yılından sonrada yerel yönetimler belirli bir paya sahip olmuşlardır. Özel kesim borçları, özel firmalar ve özel ticari bankalar tarafından kullanılan borçları ifade etmektedir. Kamu gelirlerinin kamu harcamalarını karşılamakta yetersiz kalması nedeniyle bütçe açıkları giderek artmakta ve bu borçların finansmanında iç borçlar yanında dış borçlara da sıkça başvurulmaktadır. Dış borçların hem faiz ödemeleri, hem de kur farklarından kaynaklanan ek dış borç yükü bütçe dengelerini bozmaktadır. Dış borç anapara ve faiz ödemelerinin zamanında yapılmasının gerekliliği ise yatırımlara ayrılacak kaynakları daraltmaktadır. Kamu kesiminin aldığı krediler içinde orta ve uzun vadeli borçların payı artarken, özel kesim giderek daha yüksek oranda daha kısa vadeli borçlanmaya gitmektedir. Dış borçların borcu kullananlara göre dağılımı planlı dönem itibariyle incelendiğinde ortaya çıkan en önemli sonuç, dış borçların önemli kısmının kamu borcu niteliğinde olmasıdır. Dış borç yapısı borç verenlere göre incelendiğinde, borçlanmaların uluslararası kuruluşlar, ikili anlaşmalar, uluslararası para piyasaları ve özel alacaklılardan yapıldığı görülmektedir. Toplam dış borçların 1964-1981 yılları arasındaki dağılımına bakıldığında, en büyük kısmının ikili anlaşmalara dayalı olarak verildiği, bunu uluslararası kuruluşlar ve yabancı özel firmaların izlediği görülmektedir. 1975 yılından sonra dış borçların artışı önemli düzeylere ulaşmış, Avrupa Para Piyasası’ndan yapılan borçlanmalar da dış borçlar içinde yer almaya başlamıştır. 1982-1989 döneminde ise orta ve uzun vadeli borçlar içinde en büyük payı ikili anlaşmalara dayalı olarak verilen krediler almakta, bunu uluslararası kuruluşlar , uluslararası para piyasaları ve özel alacaklılardan yapılan borçlanmalar izlemektedir. Kısa vadeli borçlarda ise özel alacaklılar ve ticari bankalardan yapılan borçlanmalar önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye, planlı döneme girdiğinde dış finansman ihtiyacını Yardım Konsorsiyumu aracılığıyla sağlamaya başlamıştır. Konsorsiyum OECD ülkeleri ile bazı uluslararası kuruluşların biraraya gelmesi ile oluşturulmuştur. Planlı dönemin başında, uluslararası kuruluşların Türkiye’ye sağladığı krediler düşük kalmıştır.Bunun nedeni, IMF kaynaklarına başvurulmaması ve daha çok OECD ülkelerinden alınan program kredileri ile dış borç ihtiyacının karşılanması ve Dünya Bankası kredilerinin azlığıdır. Dünya Bankası 1950 yılından itibaren Türkiye’ye kredi vermeye başlamış, fakat bu krediler özellikle planlı dönemin başında oldukça sınırlı kalmıştır. Dünya Bankası’ndan sağlanan kredilerin mali koşulları önceden uygun iken daha sonraki yıllarda giderek değişken faizli krediler verildiği, vade ve ödemesiz dönemin kısaldığı görülmektedir. Dünya Bankası’ndan 1950-1989 yılları arasında toplam 7,833.7 milyar dolarlık kredi sağlanmıştır. Türkiye İslam Kalkınma Bankası’na 1974 yılında katılmış fakat Banka ile ilişkiler 1980 yılından sonra ağırlık kazanmaya başlamıştır. İslam Kalkınma Bankası’ndan yatırım projelerinin finansmanı ve işletme sermayesine ortaklık şeklinde önemli ölçüde kredi sağlanmıştır. 1980 yılından önce Avrupa İskan Fonu olarak bilinen fakat 1980’den sonra Avrupa Konseyi İskan Fonu’na dönüştürülen Fon’un Türkiye’ye sağladığı krediler de çeşitli döviz birimleri cinsinden önemli miktarlara ulaşmıştır. Planlı dönemde dış borçlanma giderek ikili anlaşmalara dayalı olarak yabancı devletlerden sağlanmıştır. Bunlar içinde Avrupa Topluluğu ülkeleri, gerek topluluk gerekse OECD çevresinde yaptıkları kredi anlaşmalarıyla Türkiye’nin dış borçlarında ağırlıklarını arttırmışlardır.Bu gelişme, Türkiye’nin 1960’lı ve 1970’li yıllarda dışa açılmasını sağlayan anlaşmalar yapmasında etkili olmuştur. Bunların başında Türkiye’nin AB’ye adaylığını karara bağlayan Ankara Anlaşması gelmektedir. Diğer önemli bir anlaşma da İslam Konferansı’dır. Orta ve uzun vadeli borçların proje ve program kredileri, uluslararası Para Piyasası kredileri, ertelenmiş borçlar ve özel kredilerden oluştuğu görülmektedir. Kısa vadeli borçlarda kamu ve özel kesim ayrımına gidilerek gruplanmakta ve kamu sektörü tarafından krediler ağırlıklı olarak banker kredileri ve döviz tevdiat hesaplarından oluşmaktadır. Kısa vadeli borçlar içinde, özel kuruluşların Türkiye’deki faiz oranlarına kıyasla avantajlı gördükleri için dış borçlanmaya gitmeleri sonucu oluşan kredi türleri de bulunmaktadır. Bunlar prefinansman, kabul kredileri ve döviz kredileri olarak ayrılmaktadır. Dövize Çevrilebilir Mevduat ( DÇM ) Uygulaması ve Sonuçları 1967 yılında başlayan DÇM uygulaması, yetkili ticari bankaların konvertibl dövizler karşılığında yurt dışında veya Türkiye’de yerleşik gerçek ve tüzel kişiler adına hesap açmalarına olanak tanıyan bir uygulamadır. DÇM hesaplarının amacı, genel olarak ülkenin döviz ve iç tasarruf açıklarının giderilmesidir. Başlangıçta yurtdışındaki Türk işçilerinin hesaplarının Türkiye’ye kaydırılması amaçlanmıştır. Mevduat sahipleri hesaba yatırdıkları dövizlerin karşılığını, kur garantisi altında, döviz olarak veya o günkü cari kur üzerinden Türk Lirası olarak geri alabilmişlerdir. DÇM hesaplarını avantajlı hale getirmek için Avrupa Para Piyasası’nda oluşan faize ek bir faiz verilmiştir. DÇM hesaplarına kur garantisi getirilmesi ek bir maliyet yüklemiştir. 1970 programının etkisiyle yurt içinde kredilerin azalması ve faizlerin yükselmesiyle bir maliyet artışı karşısında kalan özel firmalar da DÇM uygulamasına başvurmuştur.Bu firmalar yurtdışından buldukları dövizler ile DÇM hesabı açtırmış, bankalar ise bu hesapları Merkez Bankası’na devrederek aldığı Türk Lirası ile DÇM sahibine kredi açmıştır. Bu uygulama ile hem Merkez Bankası’nın döviz olanakları artmış, hem de özel kesime kredi olanağı sağlanmıştır. DÇM hesapları 1972 yılına kadar teşvik edilmiştir. 1972 yılı sonunda DÇM toplamı 465 milyon dolar olmuş ve bunun karşılığında 5 milyar Liranın üzerinde kredi açılmıştır. DÇM hesaplarına getirdiği faiz yükü, kredi ayrıcalığı, para ve kredi hacmini Merkaz Bankası kontrolü dışında genişletici ve enflasyonist baskıyı arttırıcı etkileri karşısında 1972 yılında bir sınırlama getirilmiştir. 1974 yılında petrol fiyatlarındaki artışla döviz arayışına girilmesi üzerine, DÇM uygulamasına kapsamı genişletilerek, 1975 yılında yeniden başlanmıştır. 1972 yılından başlayarak uygulanmayan kur garantisi yeniden tanınmış ve yabancı bankaların DÇM hesabı açmaları teşvik edilmiştir. Bir yandan faizlerin yüksekliği, diğer yandan kur garantisinin ithalatı teşvik edici bir rol oynaması ve kredi genişlemesine yol açması nedeniyle DÇM hesapları yanlış bir borçlanma şekli olmaktadır. DÇM hesapları sayesinde, petrol fiyatlarındaki artışa karşılık ithalat artmış, fakat bu uygulama büyük ölçüde kısa vadeli dış borç birikimine neden olarak, 1978 yılında Türkiye’nin döviz kirizine girmesine yol açmıştır. Sonuçta, 1979 yılında 2,2 milyar dolarlık DÇM borcu Merkez Bankası borcuna dönüştürülerek, 7 yıl süreyle ertelenmiştir. DÇM yoluyla borçlanma Türkiye’nin dışa bağımlılığını arttırmıştır. Genellikle yüksek faizle kısa vadeli borçlanma, ekonomiler üzerinde büyük yük oluşturmaktadır.Öte yandan dış borçlanma, üretimi arttırabildiği ölçüde ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesinde önemli bir finansman aracı olmaktadır. Ülkemizde DÇM uygulaması, kısa vadeli borçlanmanın üretimi ve ihracatı arttırıcı etkisi olmadığını ve dış borç yükünü arttırdığını bir kere daha göstermiştir. Ekonomik kalkınmanın finansmanında dış borçlardan yararlanılması gerekli olmakla birlikte borçlanmanın belirli bir düzeyde tutulması da gerekmektedir. Dış borçlar, vadeleri geldiğinde anapara ve faiziyle birlikte geri ödenmek zorunda olunan dış yükümlülüklerdir. Bu nedenle dış borçlarla ilgili en önemli sorun, bunların nasıl geri ödeneceği sorunu olmaktadır. Sonuç olarak planlı dönemde Türkiye’nin dış borçları ile ilgili gelişmeler incelendiğinde, özellikle 3. plan döneminde ağır bir dış borç sorunuyla karşılaşıldığı görülmektedir. 3. plan döneminin başında toplam borçlar içinde çok az bir yer tutan kısa vadeli borçlar, 1977 yılında önemli bir düzeye ulaşmış ve 1977’den başlayarak dış borçları ödeyememe sorunu ortaya çıkmıştır
__________________ Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... | |
| | |
| | #6 (permalink) |
| 1980-1990 Döneminde Türkiye’de Dış Borçların Gelişimi: Türkiye, 24 Ocak 1980 tarihinde Ekonomik İstikrar Programı’nı uygulamaya koyarak, bu tarihe kadar izlediği temel ekonomi politikalarını tamamen değiştirmiş, daha liberal ve dışa açık politikaları yürürlüğe koymuştur. Bunun sonucunda dış borç miktarı hızla artmış, toplam içinde kısa vadeli olanların payı yükselmiştir. Bunda, 1980’den önce bozulan ekonomik dengeleri yeniden kurmak için uygulanan istikrar programlarının önemli yeri vardır. Kısaca belirtmek gerekirse, kişi başına borç yükü ikiye katlanmış, dış borçların milli gelir içindeki payı hızla artmış, dövizle ödenecek dış borçların (anapara cinsinden) ihracata oranı yükselmiştir. İhracatın teşvik edilmesine paralel olarak bu kalemde gelişme olmasına rağmen, dış borç yükü 1983 ‘den sonra yeniden artarak 1979 yılındaki seviyesinin üzerine çıkmıştır. Dış borçlarda değişken faiz uygulaması yaygınlaşmaya başlamış, bu durum dış borç miktarının daha da artmasına yol açmıştır. 24 Ocak Kararlarının alındığı ve Türk ekonomisinin yeniden yapılanmaya başladığı 1980 yılında Türkiye’nin dış borç miktarı stok olarak 16,2 milyon dolardı. Bunun 2,4 milyonu kısa, 13,7 milyonu ise uzun vadeliydiÜyeler içindir. üye olun.... Özellikle 24 Ocak 1980 tarihinde alınan ekonomik önlemler paketi ile bu tarihe kadar izlenen temel ekonomi programları terk edilmiş; bir yandan fiyat istikrarı, öte yandan ekonominin içinde bulunduğu döviz darboğazı ve dış borç tıkanıklığını aşmak üzere çok önemli kararlar alınmıştır. Döviz darboğazı ve dış borçlarla ilgili olarak çok büyük bir yenilik, ihracatın teşvik edilerek Türk ekonomisinin dışa açılmasıdır. İhracatın yanısıra turizm ve işçi dövizleri yoluyla döviz sağlayıcı teşvikler uygulamaya konulmuştur. Bu dönemde alınan önlemlere rağmen dış ticaretteki dengesizlikler ortadan kaldırılamamıştır. Dış borçlarda değişken faiz uygulanmaya başlanmış, bu durum dış borç miktarının daha da artmasına yol açmıştır. Bu dönemdeki dış borç miktarındaki artışın en büyük nedenlerinden biri de A.B.D. dolarının diğer paralar karşısında giderek değer kaybetmesidir. Ülkemizde de borçların bileşiminde dolar dışı paraların ağırlıklı olması nedeniyle, dış borçların A.B.D. doları cinsinden artmasına yol açmıştır. Tüm bu gelişmeler borç miktarının giderek artmasına neden olmuştur. Sadece 1984-1988 yılları arasında dış borçlarımız ikiye katlanmıştır. Türkiye’nin dış borçlanması ile ilgili en ciddi değişikliklerden birisi 1989 yılından itibaren gerçekleştirilmiştir. Bu tarihten itibaren dış borç yükü ulaştığı tehlikeli noktadan geri çekilmeye ve Dış Borç / GSMH oranı düşürülmeye başlanmıştır. Hazinenin bu dönemde dış borçlanmanın dış borç seviyesi ile sınırlandırılması ilkesini titizlikle uygulaması bu olumlu sonucu doğurmuştur. Dış borç yükü ve dış kredibilite açısından olumlu olan bu gelişme iç denge açısından benzeri önlemlerin alınamaması nedeniyle, bu kez, iç ekonomik istikrar sorununu gündeme getirmiştirÜyeler içindir. üye olun.... 1990 Sonrası Dönemde Türkiye’de Dış Borçlanmanın Gelişimi: 1990’lı yıllara gelindiğinde dış borçların artış süreci devam etmiştir. 1990 yılında borç miktarımız 19,03 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu olumsuz gelişmeler sadece 1994 yılında bir azalış göstermiştir. Fakat bu yıldan sonra artış trendine devam etmiştir15. Kamu finansman açıklarının yüksek reel faizli borçlanma ile finanse edilmesi ve ulusal paranın aşırı değerlendirilmiş olarak sürdürülmesi dolayısıyla 1990 başlarından itibaren ülkeye önemli sayılabilecek hacimlerde kısa vadeli yabancı fonlar girmişti. Ancak aşırı enflasyon, büyüyen dış açıklar ve artan kamu finansman dengesizliklerinin oluşturduğu güvensizlik ortamı içinde yabancı fonların ülkeyi terk etmeye başlaması karşısında Hükümet 5 Nisan 1994 Kararları diye bilinen önlemler paketini uygulamaya koymak zorunda kalmıştı. Bu önlemlerle döviz kuru yüzde yüzlere varan oranlarda yükseltiliyor, faiz oranları arttırılıyor ve kamu harcamalarını kısıcı önlemler alınıyordu. Değinilen kriz sırasında Türkiye’nin uluslararası piyasalarda güvenilirliği azalmış ve borçlanma koşulları ağırlaşmıştı. Türkiye daha sonra ortaya çıkan Asya Krizi ve Rusya Krıizi’nden de olumsuz biçimde etkilenmiştir. Asya Krizi Türkiye’nin bu bölgeye yaptığı ihracatın düşmesine yol açmıştır. Rusya Krizi ise İMKB’ye yatırılan önemli miktarda sermayenin ( 4,5 milyar dolar civarında ) bir anda ülkeyi terk etmesi sonucunu doğurmuştur. Rusya Krizi’nin en önemli bu sonucu da özel mali yatırımcılar açısından tüm az gelişmiş ülkeler gibi Türkiye’nin de riski yüksek ülkeler olarak değerlendirilmeye başlamasıdır. Rusya Krizi ile birlikte az gelişmiş ülkelerin özel ticari piyasalardan borçlanmaları ancak çok daha yüksek faiz oranlarında gerçekleşecek bir duruma gelmiştir16. 1995 yılına gelindiğinde 73,728 milyon dolar seviyesine ulaşmıştır. Uluslararası para piyasalarından sağlanan krediler nedeniyle dış borç yükü bu dönemde üç kat artmışttır. Bu dönem incelendiğinde özellikle, 1994 ve1996 yıllarında dış borçlanmaya çok az miktarlarda başvurulduğu görülmektedir. Çünkü bu yıllarda dış borç servis ödemelerinin ağırlaşması Hazine’yi güç durumda bırakmıştır. Bu da ülkemizin borç krizine doğru sürüklendiğini ve uluslararası finans kuruluşlarından kredi temininde güçlük çektiğini göstermektedir. 1997 yılına gelindiğinde konsolide bütçenin denk olması öngörülmüş ve bunun için harcamaların reel olarak dağıtılması, bütçe gelirlerinin ise geliştirilmesi hedeflenmiştir. Program öngörüsünün aksine harcamaların reel olarak kısılamaması ve vergi dışı gelirlerde hedeflenen düzeylere ulaşılamaması, mevcut açıkların ve borçlanmaya duyulan ihtiyacın devamına yol açmıştır. Türkiye’nin mevcut borçlanma yapısıyla ekonomisini istediği hedeflere doğru yönlendiremeyeceği verilerden de anlaşılmaktadır. 1996 yılındaki dış borç stoku üzerindeki kur etkisine baktığımızda borç stokunda önemli paya sahip paralardan A.B.D. Dolarının Japon Yeni ve Alman Markı karşısında değer kazandığı ve bununda Türkiye ekonomisi hesabına 4,4 milyar A.B.D. Doları pozitif kur etkisi yarattığı görülmektedir. Çapraz kurlardaki bu olumlu gelişmeden sonra dış borç stokundaki artış 6,5 milyar A.B.D. Doları ile sınırlı kalmıştır. 1997 yılında A.B.D. Doları; Japon Yeni ve Alman Markı karşısında değer kazanmıştır. Dolayısıyla dış borç stoku üzerindeki çapraz kur gelişmelerinden kaynaklı pozitif kur etkisi ilgili dönemde de devam etmiştir. Çapraz kurlardaki bu gelişmeler 1998 yılında da devam etmiştir. Bu dönemde dış borç stokunda önemli paya sahip A.B.D. Dolarının genel olarak diğer yabancı paralar karşısında değer kaybetmesi dış borç stokunda 2,4 milyar A.B.D. Doları arttırıcı kur etkisi yaratmıştır. 1999 yılı başından itibaren Euro’nun kaydi olarak kullanılmaya başlanması ve çapraz kurlardaki değişimler dış borç stokundaki gelişmeleri önemli ölçüde etkilemiştir. Dış borç stokunun döviz kompozisyonu kısa ve orta- uzun vadeli ayırımda farklılıklar göstermektedir. Kısa vadeli dış borçların önemli bölümü A.B.D. Doları cinsinden borçlar oluştururken orta-uzun vadeli borçlarda Euro cinsinden borçlanmalar ağırlıktadır. 1999 yılı Eylül ayı sonunda Euro’nun A.B.D. Doları karşısında %9,4 oranında değer kaybetmesi, dış borç stokunun A.B.D. Doları karşılığını azaltıcı yönde etkilemiştir. Benzer şekilde Japon Yeni dışında diğer tüm döviz cinslerinde çapraz kur değişimleri dış borç stokunun A.B.D. Dolar karşılığını azaltıcı yönde gelişmiştir. Bu etki, döviz kompozisyonlarına bağlı olarak orta-uzun vadeli borçlanmalarda daha fazladır. 1999 yılı Eylül ayı sonu itibariyle çapraz kurlardaki değişimlerin toplam dış borç stokunun A.B.D. Dolar karşılığını 1,2 milyar A.B.D. Doları azaltıcı yönde etkilediği hesaplanmıştır. Kur etkisinden arındırıldığında, dış borç stokundaki reel değişimin 1,7 milyar A.B.D. Doları artış yönünde olduğu görülmektedir. Türkiye’nin 1999 yılı sonu itibariyle dış borç stoku 101,781 milyar dolardırÜyeler içindir. üye olun.... Türkiye’nin 2000 yılı sonu itibariyle, dış borçları 114,3 milyar dolar düzeyinde bulunmaktadır. 2000 yılındaki milli gelirin %56,6’sı kadar bir büyüklük oluşturmaktadır. 2001 yılında Türkiye biraz daha yoksullaştığı ve dış borçlarını da arttırdığı için bu büyüklük daha da artmıştır. Toplam borç, toplam ihracatın %366’sı kadar bir büyüklük meydana getirmiştir ve 2000 yılında Türkiye ihracat gelirlerinin %80’i kadar bir dış borç anapara ve faiz ödemesi gerçekleştirmiştir. Yapılan faiz ödemesinin ihracata oranı ise bu dönemde %23 düzeyindedir. Bu oranlar, Türkiye’nin 1999 yılından bu yana “orta borçlu” ülke konumundan çıkıp, “çok borçlu” bir ülke konumuna geldiğini gösteriyor. Uluslararası karşılaştırmalarda ülkelerin borçluluk düzeyi ölçülürken dört gösterge dikkate alınmaktadır. Bunlar; konumuzun başında da değindiğimiz gibi, “Dış Borç Stoku / GSMH, Dış Borç Stoku / İhracat, Borç Servisi / İhracat, Faiz Ödemeleri / İhracat” olarak sıralanmaktadır. Bu dört göstergeden üçünün belli bir düzeyi aşması halinde ülke çok borçlu kabul edilir. Dış borç stokunun milli gelirin Üyeler içindir. üye olun...’sini; ihracat gelirlerinin %275’ini; dış borç anapara ve faiz ödemelerinin ihracat gelirlerine oranının %30’unu; ve faiz ödemelerinin ihracat gelirlerinin %20’sini aşması durumunda ülke çok borçlu olarak kabul edilmektedir. Türkiye bu dört göstergede de çok borçluluk düzeyinde bulunmaktadır. Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Bazı ekonomistler ülkenin dış borçlanmaya başvurma nedenlerini, “milli geliri büyütmek, istihdamı arttırmak, dış ödemelerde dengeyi sağlamak, fiyat artışlarını kontrol etmek, gelir dağılımını düzenlemek” gibi nedenlere bağlarlar. Bu liste bakış açısına göre daha da uzatılabilir. Bunlara bütçe açıklarını finanse etmek, kamunun giderlerini karşılamak, eski borçları ödemek gibi nedenlerde eklenebilir. Ancak son yıllarda Türkiye’nin neredeyse sadece iki amaç için, biri sadece faiz ödemelerinden kaynaklanan kamu açıklarını finanse etmek, diğeri de vadesi gelmiş dış borçlarını ödemek için borçlandığını söylemek mümkündür. Türkiye 1989 yılında zamanlama açısından çok yanlış bir tercih yapmıştır. Kamu açıkları hızla büyürken, tüm sermaye hareketlerini serbest bırakmıştır.Bir anlamda parasını diğer ülkelerin parasıyla rekabete açmıştır. Bunu kabul edilemez bir düzeyede kronikleşmiş enflasyon ve yine kabul edilemez bir düzeyde kamu borçlanma gereksinimi bulunurken gerçekleştirmiştir. Bu kararın ilk yıllardaki etkisi kısa vadeli sermaye girişleri nedeniylegittikçe büyüyen kamu açıklarının finansmanının “maliyetine bakılmaksızın” kolaylaştırması olmuştur. Dışardan kısa vadelerle alınan fonlar kısa vadeli dış borcun stokunu büyütüp Merkez Bankası’nın döviz rezervini rekor düzeylere çıkarırken, Hazine yıllar itibariyle 30-40’lara varan reel faizlerle büyüyen kamu açıklarını 1993 yılına kadar finanse etmeyi sürdürdü. 1993 yılında bu zinciri kamu açıklarını küçültüp, borçlanmayı yerine “Merkez Bankası’na para bastırarak” kamu bankalarını ikinci bir bütçe gibi kullanarak kırma girişimi 1994 krizini doğururken dış borçlanmanın Türkiye ekonomisinin kırılganlığını ne ölçüde arttırdığını da gördük. 1994’de dibe vuran ekonomi yeniden kısa vadeli dış borçlanmaya dönerek ayağa kalkmaya çalışmıştır. 1994’e benzeyen krizler süreklilik kazanmıştır. Önce iki yılda bir arkasından yılda bir, son zamanlarda da altı ayda bir bu tür krizler yaşanmaya başlanmıştır. Ayrıca ülke bir net dış borç geri ödeyicisi konumuna gelmiştir. Başka bir ifadeyle Türkiye ekonomisi yarattığı katma değerin çok büyük bir bölümünü dışarıya transfer etmiştir. Her finansal kriz Türkiye’ye kısa vadeli sermaye getirenlerin elde ettikleri karı realize ederek götürmeleriyle sonuçlanmıştır. Geride çok büyük borç stokları bırakmıştır18. Toplam dış borç stoku 2001’de, Üyeler içindir. üye olun... yılı sonuna göre 5,9 milyar A.B.D. Doları tutarında azalma göstererek 111,921 milyon A.B.D. Doları olarak gerçekleşmiştir. İlk altı aylık dönemde kısa vadeli dış borçlar 6,1 milyar A.B.D. Doları tutarında azalmış, orta-uzun vadeli dış borçlar ise 222 milyon A.B.D. Doları tutarında artmıştır. 2001 ikinci üç aylık dönemi itibariyle toplam dış borç stokunun içerisinde kısa vadeli dış borçların payı %20,3 orta-uzun vadeli dış borçların payı ise %79,7 olarak gerçekleşmiştir19.
__________________ Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... | |
| | |
| | #7 (permalink) |
| 1 Prof. Dr. Aytaç EKER, Yrd. Doç. Dr. Metin MERİÇ, Devlet Borçları (Kamu Kredisi), Doğuş Matbaacılık, İzmir 1999, s. 84 2 Prof. Dr. Aytaç EKER, Kamu Maliyesi, Anadolu Matbaacılık, 4. b. İzmir 1999, s.253 3 Prof. Dr. Akif ERGİNAY, Kamu Maliyesi, Savaş Yayınları, 15.b. Ankara 1994, s.220 4 Prof. Dr. Aytaç EKER, Yrd. Doç. Dr. Asuman ALTAY, Yrd. Doç. Dr. Mustafa SAKAL, Maliye Politikası (Teori, İlkeler ve Yöntemler), Anadolu Matbaacılık, 3.b. İzmir 2000, s. 246,247 5 Prof. Dr. Aytaç EKER, Kamu Maliyesi… s. 254 6 Prof. Dr. İsmail TÜRK, Kamu Maliyesi, Turhan Kitabevi Yayınları, 3.b. Ankara 1999, s.261 7 Engin Can M.Ü.İ.İ.B.F. Dergisi Özel Sayı Prof. Dr. Halil Nadaroğlu’na armağan, Yıl:1998, Cilt: XIV, Sayı:1, s.133-136 8 Dr. Mehmet Kara, Türkiye’nin Ekonomik Büyüme Sürecinde Dış Borç Çıkmazı, Süleyman Demirel Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, SDÜ Basımevi, Yıl 2001, Cilt 6 Sayı:1, s.96-99 9 Engin Can, a.g.m. s. 140-142 * Moratoryum, vadesi gelmiş dış borçların ödenmesinin belli bir sure için geçici olarak durdurulmasıdır. 10 Prof. Dr. Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi, Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş. 6.b. İstanbul 1999, 151-155 11 Prof. Dr. Aytaç Eker, Yrd. Doç. Dr. Metin Meriç, a.g.e.. s. 132-135 12 Tülay Ceylan, Ekonomik Kalkınmada Bir Finans Aracı Olarak Dış Borçlar ve Türkiye’de Planlı Dönemde Dış Borçların Gelişimi, T.C. D.E.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 1990, s. 140-157 13 Prof. Dr. Rıdvan Karluk, a.g.e. 160,161 14 Haluk Tandırcıoğlu, Türkiye’de dış borç Sorunu, Dış Borçların Sürdürülebilirliği, ve Dış Borçların Sınıflandırılması, D.E.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:2 Sayı:2 Nisan – Haziran 2000, s. 266 15 Haluk Tandırcıoğlu, a.g.m. s. 266 16 Prof. Dr. Halil Seyidoğlu, Uluslararsı İktisat (teori, politika ve uygulama), Kurtiş Matbaası, 13.b. İstanbul, 1999, s.717 17 Haluk Tandırcıoğlu, a.g.m. s.266-268 18 Önder Doğan, “Borçta Çıkmaz Sokak”, Ekonomi Dergisi, Pelin Ofset, Temmuz 2001 Sayı:18, İzmir, s.19,20
__________________ Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... Üyeler içindir. üye olun... | |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| borclar, olarak, kavram, tanimi, borclarin, dis |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| T.C. Borçlar Kanunu | SHADOWS | Elektronik Kitap ve E book | 2 | 12-07-2008 18:46 |
| Borçlar | SHADOWS | İktisadi Bilimler | 0 | 15-12-2007 19:41 |
| Borçlar Hesabı | SHADOWS | İktisadi Bilimler | 0 | 15-12-2007 19:01 |
| Kavram Olarak Güzelliğin Belirlenmesi | SHADOWS | Felsefe & Psikoloji | 0 | 25-08-2007 22:04 |
| T.C. Borçlar Kanunu | SHADOWS | Adalet | 3 | 19-07-2007 12:39 |