
Silahlı Kuvvetler icinde Sevgi İle Yoğurulan Bir Askerin Öyküsü konusu , KİTAP HAKKINDA BİR ASKER ÖYKÜSÜ’nün oluşum aşamalarının tamamında, çok yerinde tespit ve önerileriyle kitaba yön veren Prof. Dr. Doğan CÜCELOĞLU’na şükranlarımı arz ediyorum. Bakış açılarının özünde; “Dünyadaki en güzel ve ...
| |||||||
| Kayıt ol | Albümler | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #1 (permalink) |
| KİTAP HAKKINDA BİR ASKER ÖYKÜSÜ’nün oluşum aşamalarının tamamında, çok yerinde tespit ve önerileriyle kitaba yön veren Prof. Dr. Doğan CÜCELOĞLU’na şükranlarımı arz ediyorum. Bakış açılarının özünde; “Dünyadaki en güzel ve en değerli şey insandır!” düşüncesi olan komutanlarıma, arkadaşlarıma ve aileme, desteklerinden dolayı saygılarımı sunuyorum. Kendilerinden, eserin öykü çatısına uygun alıntılar yaptığım ve bunu tırnak aralarında belirttiğim çok değerli yazar, şair ve gazetecilere de hoşgörülerinden dolayı teşekkür ediyorum. ERHAN ALTUNOK İSTANBUL ÖNSÖZ Bu sevgi öyküsünde; kısacık ömürlerimize renk veren mutluluklar, üzerinde yaşadığımız vatan ve bildiğimiz, tanıdığımız insanlar anlatılıyor. Bazen, biz de paylaşmayı unutup, günlük işlerle avunmuyor muyuz? Bazen, biz de ertelemiyor muyuz sevgilerimizi? Bazen, bizim de gözyaşlarımız tebessümle karışmıyor mu? Zamanın değerini unutup, küsmüyor muyuz hayata? Geriye dönüp baktığımızda gördüğümüz şey hep aynı; sadece bir arpa boyu yol! Yüreklerimizi, hak edenlerden esirgemeyelim ve içimizdeki sıcak sese kulak verelim. Şöyle daha bir sıkı sarılalım dostlara. Yıllar boşa gitmesin, hayat daha da anlam kazansın. Ne iş yaptığımız önemli değil. Önemli olan; severek, benimseyerek, isteyerek yapmak ve ondan kendi adımıza olduğu kadar, ülkemiz adına da bir görev, bir sorumluluk çıkartmak. Çünkü biz; bu ülkenin çocuklarıyız. Çünkü biz; bu bayrak, bu toprak için varız. Ben de varım diyebilmek için yarınları beklemeye de gerek yok. Neden hemen şimdi yeni bir başlangıç yapmıyor ve kucaklamıyoruz hayatı? Çoğu kez, zirveye ulaşmak için öyle çaba sarf ediyoruz ki, yanı başımızdaki mutluluğu fark edemiyoruz. Yalnız olmadığımızı bir anlayabilsek, belki her şey daha güzel olacak. Tadına vararak yaşamanın yeri, yaşı, zamanı olmaz. Hiçbir şey için gecikmiş sayılmayız. Bahanelere sığınmayıp uyanalım artık. Elimizde her kapıyı açan ve adına sevgi denen bir anahtar bulunduğunu hiç unutmayalım. Onu bir pazarlık olarak da görmeyelim. Beklentisiz ve karşılıksız sevelim. Çünkü ona gönül verenler, hayatın değerini çok daha iyi bilirler. Bırakalım da gül kokuları sarsın yüreklerimizi. Etrafımızdaki her şeyin, sevgi ile beslendiğini görsün artık gözlerimiz; BEBEĞİN, ÇOCUĞUN, ANNE-BABANIN, TOPRAĞIN, BAYRAĞIN, VATANIN... İÇİNDEKİLER Birinci Bölüm VATAN SANA CANIM FEDA Güle Güle Oğlum .................................................. .......... 3 Bilmemek Ayıp Değil .................................................. .... 11 Vatan Borcu .................................................. ................... 16 Yüreği Çiçekli Bahçe .................................................. .... 28 Güçlü İnsan .................................................. ................... 35 Bir Demet Papatya .................................................. ........ 45 Gözüm Arkada Kalmayacak .......................................... 53 İkinci Bölüm OK YAYDAN ÇIKTI Hey Benim Aslanım .................................................. ...... 65 Adı Ne Güzel Barışın .................................................. .... 83 Sevgisiz Yaşayamam .................................................. ..... 101 Muhtar Onbaşı .................................................. .............. 116 Gönül Gönüle .................................................. ................. 129 Kahramanlar Şehit Oldu ................................................ 136 Üçüncü Bölüm KANLARIMIZ BAYRAK OLSUN Bereket Yağıyor .................................................. ............ 149 Oyalı Mendil .................................................. ................. 161 Ne İstediğini Bilmek .................................................. ..... 176 Bir Garip Dünya .................................................. ........... 182 Hep Mutlu Ol .................................................. ................ 189 Ne Yapsan Nafile .................................................. ........... 195 Hayırlı Teskereler .................................................. ......... 209 Dördüncü Bölüm MERHABA YENİ HAYAT Başlık Parası .................................................. .................. 217 Kadife Gül .................................................. ...................... 225 Şafak Kaç Tertip .................................................. ........... 231 İş işten Geçmeden .................................................. .......... 237 Hamuru Maya Tutmuş .................................................. . 245 | |
|
| | #2 (permalink) |
| BİRİNCİ BÖLÜM VATAN SANA CANIM FEDA Adınız tek Adınız bir milletle ayakta Kimi Vatan der Kimi Mehmetçik Yaşamanız bu toprakta... (Fazıl Hüsnü DAĞLARCA) GÜLE GÜLE OĞLUM Tam terminalden çıkarken, onun da gözlerinden birkaç damla yaşın usulca süzüldüğünü gördüm... Ağlıyordu kadın. İhtiyar elleriyle yüzünü gizleyerek ağlıyordu. Belli ki, annesiydi. Parmaklarının arasından bakıyordu oğluna. Gurur ve ayrılık, iç içeydi bu bakışlarda. Yürek dolusu bir sevgi, bir hayranlık vardı. “Onu ben doğurdum, ben büyüttüm!” der gibiydi. Öylesine içten, öylesine sıcaktı ki, daha iyi görebilmek için yapıştım otobüsün camlarına. Şu köşedeki, kır saçlı, alnı kırışıklarla dolu, yüzü güneşten yanmış adam da babası olmalıydı. Dizlerinin üzerine çökmüş, duvara yaslanmıştı. Biraz sonra oğluna vereceği bavula sımsıkı sarılmıştı. Sıcak bir yaz günüydü. Güneş tam tepedeydi. “En büyük asker bizim asker!” Terminal bu sesle yankılanıyor, halaylar çekiliyor, arkadaşları arasında öpülüp koklanan asker adayı havalara fırlatılıyordu. Ellerindeki ay yıldızlı bayrağı sırayla dudaklarına götürüyor, alınlarına dokunduruyorlardı. Sağdan, soldan sesler geldikçe ateşleniyor, nispet yaparcasına daha çok bağırıyorlardı. Güleç yüzlü insanlardı. Kim bilir, ortak ne çok hatıra paylaştılar! Dost bazen kardeşten öteydi. Davulcu babayiğit bir adamdı. Göbeğinin ortasına yerleştirdiği davula olanca gücüyle vuruyor, pala bıyıklı, çelimsiz zurnacı da gözlerini kapamış, havaya, ezberlediği nağmeleri üflüyordu. Birbirlerine yakışmışlar, iyi bir ikili olmuşlardı. Yanakları balon gibi şişen zurnacı, kırmızı gömleğine iliştirilmiş bahşişlerden birinin uçuşarak yere düştüğünü görmedi. Çocuklardan önce davranan davulcu, parayı kaptı ve nasılsa paylaşacağız düşüncesiyle hemen cebine koydu. Eş, dost, arkadaş, akraba elbirliğiyle yolcu ediyorlardı Mehmetçiği. Acaba; “Oğullarını, askere sanki düğün yapıyormuş gibi davul zurnayla uğurlayan başka bir millet var mı?” diye meraklandım. Yıllar öncesine gittim. Ben de böyle asker olmuştum. Oğlumu da böyle göndermiştim askere. Bizim için de zor olmuştu ayrılık. Rahat bir çocuktu. Annesi biraz fazla düşerdi üstüne. “Yapma hanım, bırak şu oğlanı da öğrensin artık sorumluluklarını!” diye söylenir dururdum. Gönlümce yetiştiremediğimi, iyi şeyler veremediğimi düşünürdüm. Annesine kalsa, kışlasının kapısına kadar uğurlayacaktı; ama oğlum istemedi ve “Ben çocuk muyum anne, ben artık askerim!” dedi. Ziyaretine ilk gittiğimizde, karşımızda çakı gibi durup da verdiği selamı hiç unutamam. Eşim bana dönmüş, “Bu, şimdi benim oğlum mu?” diyordu. Önce, geniş bir alana dizildiler. İstiklâl Marşımız bayrak bayrak dalgalandı gökyüzünde. Binlerce askerden, anneden, babadan selam götürdü yıldızlara: “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak O benim milletimin yıldızıdır parlayacak O benimdir, o benim milletimindir ancak...” Silâha, bayrağa ve birbirlerine gururla sarılmışlardı. Dikkatle baktığım halde aralarındaki oğlumu seçemiyordum. “Sen görüyor musun hanım?” dedim. Koluma daha bir sıkıca tutundu ve “Ne fark eder, şimdi hepsi de bizim oğlumuz!” dedi. Sonra, yemin töreni yapıldı. Duramadım yine yerimde, fırladım ayağa. Bütün satırları içime sindire sindire onlarla birlikte tekrarladım: “Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde, milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine and içerim!” Sokuldum en yakındaki Mehmetçiğe, sordum; “Nedir bu yeminin anlamı?” Siyah, hilâl kaşlarının altındaki gözleri çakmak çakmak yandı ve dedi ki: “Askerin; Mesleğine yürekten bağlanışıdır. Teminatı; şeref, Bedeli de; Gerektiğinde uğrunda ölmektir!..” Nasıl da sarılmıştım ona uzunca bir süre. Önümüzden sıra sıra geçtiler. Bir toz bulutu kalktı ve her adımda; “Vatan... Sana... Canım... Feda!” “Her... Türk... Asker... Doğar!” nidalarıyla inledi dağ taş. Gurur duymuştum oğlumla. Askerden döndükten sonra bambaşka biri olacağını, daha o an anlamıştım. Utandırmadı beni. Her hareketiyle olgun bir insan artık... –İyi günler, oturabilir miyim? Öylesine dalmıştım ki, bu ses beni kendime getirdi. Yol arkadaşım olmalıydı. Hemen toparlandım: –Tabii, buyurun. O otururken dikkat ettim. Biraz önce arkadaşlarının elleri arasında havalara fırlatılan delikanlıydı bu! Kendisini uğurlamaya gelenlere el sallıyordu. Mutlu görünen güzel bir yüzü, kısa saçları ve koyu kahve gözleri vardı. Otobüs ayrılıncaya kadar salladı elini. Tam terminalden çıkarken, onun da gözlerinden birkaç damla yaşın usulca süzüldüğünü gördüm. Yakmaya başlamıştı ayrılık acısı. Bunca kalabalıktan sonra yalnızlık hissetmişti. Koluna dokundum: –Hayırlı teskereler tertip! Nemli gözlerini silip, döndü: –Ben askere gidiyorum! Gülümsedim: –Anladım, tebrik ederim! Bu defa bakışlarında şaşkın bir ifade belirdi: –Tebrik mi? Beni mi? –Seni tabii ki! Öyle her babayiğidin harcı mı Türk Ordusu'nun Askeri olmak! Yutkundu... Bir iki saniye öylece kalakaldı. Ardından, yanık bir türkü söylercesine dokunaklı çıktı sesi: –Ah! Bir de şu gurbet olmasa! –Varsın olsun delikanlı, memleketin içi gurbet mi sayılırmış? Kışla bizde evdir, yuvadır askere. Hem de “Bir kültür ve sanat ocağıdır.” Güle güle git, güle güle gel. Cevap vermedi, başını salladı ve sustu. Bir kez daha kalanlara doğru baktı... Onu kendi yoğun düşünceleriyle baş başa bırakmak istedim. Kitabıma uzandım. Henüz birkaç sayfa okumuştum ki, hüzünlü bir sesle sordu: –Ne okuyorsunuz? Biraz gergindi. Belli ki, rahatlamaya ihtiyacı vardı. Sohbet edersek heyecanı azalır diye düşündüm: –Savaşı anlatan bir kitap okuyorum. “Yaşamla olan savaşımızdan!” bahsediyor. Siz okudunuz mu? Başını “Hayır!” anlamında salladı. –Ben bitirmek üzereyim. İsterseniz yolculuk boyunca okuyabilirsiniz. İnsanlara, “Mutluluğu, coşkuyu, farkına ve tadına vararak yaşamanın yollarını...” anlatıyor. Aklı biraz karışmıştı. Radyodan gelen hareketli müziğin ritmine ayak uyduruyor, dizlerini sallıyordu. –Ben zaten coşkulu yaşıyorum. Boş zamanım yok. Tarlada tapandayım, çalışıyorum, geziyorum, arkadaşlarla futbol oynuyorum. İşimde gücümdeyim. Galiba yanlış anlamıştı. Elimi uzattım: –Ben Metin Yılmaz, emekli ziraat mühendisiyim. –Benim adım da Mustafa, memnun oldum. –Ben de memnun oldum delikanlı. Nerede yapacaksın askerliği? –Acemi birliğime gidiyorum, Zırhlı Birlikler, Ankara. –Heyecanlı mısın? –İlk defa ayrılıyorum evden, biraz da korkuyorum! –Neden korkuyorsun? –Disiplinden, askerlik çok zormuş! –Mesleğin ne? –Çiftçiyiz, hayvanlarımız da var. –Öyleyse ağaçları bilirsin, tanırsın! –Birçok ağaç diktim ben. –Peki, hiç kabuksuz ağaç gördün mü? –Görmedim, kabuksuz ağaç olur mu? –Olmaz tabii! İncecik bir kabuk. Ama o kabuk, ağacın elbisesidir. Hava ve topraktan aldığı tüm gıdanın, dallarının en ucundaki meyveye kadar ulaşmasını sağlayan şey, işte o incecik kabuktur. Bir ağaç için kabuğun önemi neyse, bir asker için de disiplinin önemi odur. Çünkü disiplin de askerin elbisesi, üniformasıdır. Ağaç kabuğundan korkar mı ki, asker disiplinden korksun Mustafa? Sustu, başını eğip yere baktı. Yakında o da alışacaktı disipline. Aklıma, yıllar önce Kore’de esir düşen askerlerimizin, zor şartlara rağmen aralarındaki komuta zincirinin kırılmasına izin vermeyişleri geldi. Hiçbir zaman gevşemeyen bu disiplin, hayatta kalmalarını sağlamıştı. Hasta ve yaralılarını kaderlerine terk etmiyor, “Siz kendi sağlığınızı düşünün, güçsüzlerle uğraşmayın!” telkinlerine de kulak asmıyorlardı. “Yemeklerini eşit dağıtıyor, aç gözlülük ya da aslan payı nedir, bilmiyorlardı. Onları birbirine düşürmeye çalışan Çinli kamp komutanına tek kurtuluş yolunun disiplin olduğuna inanan Türk subayının verdiği cevap ilginçti; –Bizden ne istiyorsanız, önce bana söyleyin. Takibini ben yaparım. Beni aradan çıkartabilirsiniz; ama kontrol yine de size geçmez. İdareyi benim bir astım, sonra da onun astı alır. Bu, ortada iki er kalıncaya kadar böyle devam eder. O zaman da emri, kıdemli olan verir. Boşuna uğraşmayın...” BİLMEMEK AYIP DEĞİL Yıllar geçmiş, olmamıştı çocukları. Ayrılmayı bile düşünmüşlerdi; ama çok seviyorlardı birbirlerini... Otobüste çay ve meşrubat servisi başladı. Görevli genç, birer tane de kek bıraktı bize. Ben çay istedim, delikanlı meşrubat aldı. Konuşmalarımızın, ilgisini çektiğini hissettim. Bakışları merak doluydu. “Bilmiyorum!” demekten çekinmiyordu. Kitap okumaya pek fazla vakit ayıramadığı belliydi. Bununla birlikte, saygılı ve öğrenmeye arzulu görünüyordu. Belki de fırsat bulamamıştı. Onu daha yakından tanımak istedim: –Evli misin Mustafa? –Evet, bir ay sonra da çocuğum olacak. –Tebrik ederim. Sağlıkla doğar inşallah. Sahi, kaç yaşındasın sen? –Dün doğum günümdü. Yirmi yaşına girdim. –Biraz erken değil mi çocuk için! Canı sıkılır gibi oldu. Alnını ovuşturup, gömleğinin yakasını gevşetti ve şikâyet edercesine söylendi: –Oldu işte! –Bunda utanılacak ne var Mustafa? –Bu konular bizim evde pek konuşulmaz. Aslında bize yakın sağlık ocağı da var. Eşim annemden biraz çekindiğinden gitmek istemedi. –Doktora gitmekten utanılmaz ki! “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp!” Bundan sonra dikkat edin bari. Al eşini, götür ebeye, doktora. Sorun, konuşun, öğrenin, planlayın hayatınızı. Bunda çekinecek ne var? Hem sen, biraz da erken evlenmişsin! –Bizim buralarda erken sayılmaz. Ben en küçüğüm. Altı tane de ablam var. Babam, “Erkek isterim!” diye tutturmuş. Sayımız artınca da her şey daha zor olmuş tabii. Allah’ın verdiği can alınmaz demişler, öncesinde tedbir almayı da hiç düşünmemişler! Annem benden sonra hastalanmasa kim bilir kaç kardeşim daha olurdu. Zor yetiştirmişler hastaneye. Doktor sinirlenmiş; “Bu kadın bir daha doğurursa ölür ve çocuklar da annesiz kalır!” demiş. Yine de zor iknâ olmuş babam. Şöyle biraz duraklayıp bir şeyler düşündü. Sonra derin bir nefes alıp devam etti: –Ablalarım, doğru dürüst okuyamadan evlenip gittiler. Aslında babam çok istedi beni okutmayı. Baktım hem yalnız kalmış, hem de yaşlanmış. Üstelik de tarlada çok iş var. Lise ikide bıraktım okulu, sonra da evlendim. “Bıraktım!” derken sesini garip bir hüzün kapladı. Anladım ki varmış okumaya isteği; ama olmamış. –Üzülme, askerden döndükten sonra da okuyabilirsin. En azından diplomanı alırsın. –Belki! Hele bir döneyim askerden. Daha on beş ay var. Ben, sonrasını düşünüyorum. –Bakma öyle çok göründüğüne. Göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçiyor zaman. Askere gidişimi, dün gibi hatırlarım. Bunca seneye rağmen komutanlarımın isimlerini bir bir sayarım. Hele üzerimde emeği olanları hiç unutmam. Çok şey öğrendim askerde. Askerlik yapmayana kız bile vermezlerdi eskiden. Çünkü askerden gelen, çocukluktan sıyrılır, olgunlaşır, adam olurdu. Mustafa’nın bu son cümleye biraz içerlediğini hissettim. Yüzü asılmıştı. Hemen aldım gönlünü: –Kızma hemen Mustafa! “Askerlik vatan borcudur!” Bu borç ödenirken, delikanlı, hayatın gerçeklerini daha yakından tanıma fırsatı bulur ve kendisiyle yüzleşir. Gerçi, bir insanın karakteri, yirmi yaşına kadar iyice belirginleşir; ama askerlik ona kendi doğrularını kontrol etme fırsatı verir. Çocukluktan beri, aile, arkadaş ve yaşadığı çevreden aldıklarını, başkalarının tecrübeleriyle karşılaştırma şansı verir. Otobüs ilerliyordu. Şehirden çıkmak üzereydik. Çayımdan bir yudum daha aldım. Kız kardeşim Ülkü ve eşi birkaç yıldır burada görev yapıyorlardı. Onları ziyarete gelmiştim. İkiz yeğenlerimi görmek büyük mutluluk vermişti bana. Yıllar geçmiş, olmamıştı çocukları. Ayrılmayı bile düşünmüşlerdi; ama çok seviyorlardı birbirlerini. Karşılıklı anlayış gösterip, sabrettiler. “Tıp çaresini bulur.” dediler. Sonunda erdiler işte muratlarına. Şimdi dünya güzeli iki kızları var. Hiç düşürmüyorlar kucaklarından. Yol, yemyeşil ağaçların süslediği dağların eteklerinden uzayıp gidiyordu. İnsanlar, arabalar yokken bu yolları nasıl gidip geliyorlar, nasıl göze alıyorlardı yolculukları? Yoksa biz mi rahatlığa alışmıştık? Ben böyle düşünürken, şoförümüz sert bir fren yaptı. Karşıdan gelen bir kamyon hatalı sollamış, diğer kamyon da buna izin vermeyince yol kapanmıştı. Şoförün hemen arkasındaki koltuklarda oturuyorduk. Onun suçu yoktu. Hızlı gitmiyor, kurallara dikkat ediyordu. Nihayet kamyonlar inadı bıraktılar ve kendi yollarına girdiler. Tam yanlarından geçerken Mustafa söylendi: –Metin Ağabey, gördün mü şunların yaptıklarını? –Evet, Mustafa, cahillik işte! İnsan, bir anlık hatasının başkalarına da zarar verebileceğini hiç unutmamalı! Şoförümüz kamyoncuların arkasından lâf yetiştiriyordu: –Herkes işini iyi yapsın! Ne diye gitmezsin sana ayrılan şeritten? Neler neler görüyorum ben bu yollarda! Arabasına sarhoş binenleri, olmadık yerde sollayanları, işaretleri, ışıkları umursamayanları, yolları yarış pisti zannedenleri ve daha niceleri... Hepsinin de sonu, acıyla bitiyor! Bir sürücü kursunda ders veriyormuş gibi devam etti: –Hiç mi gazete okumuyor bunlar? Hiç mi televizyon seyretmiyor? Gün geçmiyor ki trafikten ölümlü bir habere rastlamayalım. Her yıl binlerce insan bu yollarda veriyor son nefesini ya da sakat kalıyor. Sanki bir savaştayız! Yine de ders almıyorlar. Benim de kamyoncu arkadaşım var; ama böyle şeyler yapmıyor. Yorulmuşsa eğer, çekiyor bir tarafa, dinleniyor. Evinde çocuklarının ekmek beklediğini, karısının da kulağı kapıda, hasretle yollarını gözlediğini hiç unutmuyor... VATAN BORCU “Şampiyon biz olacağız!” diyordu. Futboldan bahsediyorlardı. İyice havasına kapılmışlardı... Mustafa yeniden bana döndü: –Metin Ağabey zor geçecek askerlik, zor geçecek on beş ay! Bu küçük cümlede çok şeyler saklıydı. Hiç şüphesiz, bildiklerinin başarmak için yeterli olup olmadığını merak ediyordu. Gülümsedim: –Zor geçecek; ama çok şey öğreneceksin. –Yeni şeyler mi? Yapabilecek miyim? –Elbette yaparsın. Hem de en iyisini, en güzelini yaparsın. Yeter ki severek, isteyerek, benimseyerek yap. Ya günleri sayacaksın bir bir, geçsin ve bitsin diye ya da bileceksin kıymetini her dakikanın, değerlendireceksin. Bu kural hiç değişmez. Askerde de, sivilde de her zaman aynı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, bu ülkenin geleceğini boşuna mı siz gençlere emanet etti Mustafa? –Hayır, Metin Ağabey, bize güveniyordu. –Evet, size güveniyordu. Çünkü ülkenin genç fidanları sizler; vatan ve millet sevgisiyle beslenip boy attıkça, sizden sonra gelen nesil de aynı sağlam temellerle ülkemizi koruyup, kollayacaktı. Mustafa’nın, böylesine bir güvene lâyık görüldüğü için duyduğu mutluluk, yüzünden okunuyordu. Biraz kibirlice konuştu: –Atatürk büyük adammış. Sanki arabanın farı gibi. Her zaman yolu o aydınlatıyor. Biz o yoldan rahat rahat ilerleyebilelim diye. Kime inanacağını da iyi bilmiş, doğru karar vermiş. Tabii ki bize güvenecek. Onun bu mutluluğunu ben de paylaştım. Gözlerinin içine baktım: –Biliyor musun delikanlı; “Öğüt vermek kolay, örnek olmak zordur!” Mustafa Kemal, Kurtuluş Mücadelemizin meşalesini yakmak için Samsun’a çıktığında henüz otuz sekiz yaşındaydı. Yanında ise sadece inanç dolu yüreği ve heyecanları vardı. Ama o, en uzun yolların bile ileriye atılan ilk küçük adımla başlayacağını biliyordu. Göze alamayan ve inanmayanlar, “Başaramazsın!” dediler. Onlara, “Başarı; başaracağım diye başlayanın ve başardım diyebilenindir!” diye cevap verdi. İnandı ve başardı. Bu başarının emanet ve devamını da size yani her zaman güvendiği Türk Gençliği’ne bıraktı. Silâh arkadaşlarından Kılıç Ali, hatırasında şöyle yazar; “Hatay konusunda sıkıntı yaşanan günlerden birinde yemekli bir toplantı yapılıyor ve Gazi, Fransız yetkiliye içini döküyordu: –Hatay işi benim kişisel davamdır. Üzülüyorum! Korkarım ki; beni, meseleyi başka türlü halletmek zorunda bırakacaksınız. Arka masalarda oturan bir genç bu sözleri duyar duymaz ayağa fırladı ve sesi salonda yankılandı: –Korkma Atam, arkanda biz varız! Mustafa Kemal, başını, sesin geldiği yere çevirdi. Yüzü gerilmiş, kaşları çatılmıştı. Oradakiler, Gazi’nin delikanlıya sinirlendiğini düşünüp sustular. Mavi gözlerini gence dikti ve şöyle dedi: –Biliyorum çocuğum, onun için böyle konuşuyorum...” Mustafa yine keyiflendi, yine mutlu oldu: –İşte gördün mü, ben demedim mi o bize güveniyordu diye? –Evet, Mustafa, çok güveniyordu siz gençlere. Dumlupınar’da da şöyle sesleniyordu: “Gençler! Cesaretimizi artıran ve sürdüren sizsiniz. Almakta olduğunuz terbiye ve irfanla insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kuvvetli timsali olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil!.. Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yüceltecek ve yaşatacak olan sizlersiniz.” –Sen de kendine güvenmelisin delikanlı. Bu sağlam temeller, içinde bir yerlerde saklı. Hiç düşündün mü, onları ortaya çıkarmayı? Hiç düşündün mü, ne var onların özünde? Düşünüyormuş gibi yaptı. Bardağından bir yudum aldı ve cevabını tok bir sesle verdi: –Ben kendime güveniyorum Metin Ağabey. Öyle kolay kolay kimse bükemez kolumu. Sırtımı yere getiremez. Şöyle bir sarıldım mı adamın beline, iki büklüm yaparım evelallah! Çok azdır yere çarpamayacağım kişi... Yine yanlış anlamıştı: –Gerçi ben bunu kastetmemiştim; ama neyse. Bir insanın başka güçleri de vardır içinde. Bu güçleri harekete geçirecek vazifeleri vardır. Arayıp, bulalım mı senle bunları? Bu defa kendinden daha emindi: –Ben buldum bile Metin Ağabey, her şeyden önce asker vatanını sevmeli. Eksiği olsa da yaklaşmış sayılırdı. Elimi elinin üzerine koyup, parlak kahverengi gözlerinin içine baktım: –Haklısın Mustafa. Sadece küçük bir yanlışı düzeltmeliyim. Bence asker değil, insan demelisin. Çünkü vatan; sadece askerin değil, bütün bir milletin vatanıdır. Bu topraklar bize dedelerimizden yadigârdır. Biz bugün bu topraklar üzerinde özgürce dolaşabilelim, havasını tadına vararak soluyabilelim diye onlar savaştılar, yaralandılar, şehit düştüler. Birden, şoför söze karıştı. “Doğru söylüyorsun beyefendi. Benim rahmetli dedem de İstiklal Harbi’ne katılmış, esir düşmüş, gazi olmuş. Bizler çocuktuk. O başından geçenleri anlatmaya başlayınca merakla dinlerdik.” dedi. Belli ki, daha söyleyecek çok sözü vardı. Sohbete katılmak, içini dökmek istiyordu. Oysa koltuğunun hemen üzerinde “Lütfen şoförle konuşmayınız!” yazılı küçük levha sallanıp duruyor, bize onu meşgul etmememiz gerektiğini hatırlatıyordu. Mustafa ile bakıştık ve karar verdik. Artık daha sessiz konuşacaktık. Kulağıma doğru eğildi: –Aklım karıştı benim. Bak işte vatana borcumu ödemeye gidiyorum. Hayırlısıyla ödeyeceğim de. Benim görevim on beş ay sonra bitmeyecek mi? Mustafa pek çok gencimizin farkına varmadan düştüğü tuzağın içindeydi. Askerlik çağına gelmiş her Türk genci için askerlik elbette vatan borcuydu; ama bu borç bir diyet değildi. Askerlik bitince de görev sona ermiyor, belki de yeni başlıyordu. Bunu ona nasıl açıklayabilirim diye düşünürken, karşı koltukta yalnız oturan hanımefendi benden çabuk davrandı: –Hiç olur mu öyle şey delikanlı? Bak ben yirmi yıllık öğretmenim. Bir erkek için askerlik, çeliğe su vermektir! Hayata yeniden başlamak demektir. Ben hep böyle anlattım kız erkek bütün öğrencilerime. Bugün götürseler hiç düşünmem, seve seve giderim. Elbette senin de görevin askerlikle bitmeyecek. Dönüşünde birçok zorlu sınav seni bekliyor olacak. Kolay mı; iyi bir aile reisi, iyi bir komşu, iyi bir üretici, iyi bir yurttaş, iyi bir insan olmak? Sonra bana eğildi: –Özür dilerim, söze karıştım. Engel olamadım kendime. Orta yaşlı, gözlüklü, sarışın, zarif, bakımlı ve güzelce bir hanımdı. Kaşlarını çatarak Mustafa’ya yeniden döndü: –Bak oğlum, sen delikanlısın. Delikanlılık; yürekliliği, gözü pekliği, sınırsız gücü ve coşkuyu anlatır. Bütün bunları kullanabilmen için de bazı değerlerin farkına varman gerekir. Gençlik; bir ulusun varlığının temel taşı, dinamik gücü ve geleceğinin güvencesidir. Sizler, bir ovayı sulayan ırmak gibisiniz. Eğer bu ırmağın akışı düzenlenir, kanallarla ovaya salınırsa verimi artırır, toprak bol ürün verir, yararlı olur. İlgilenilmez, yön verilmez, kendi haline bırakılırsa, vay geldi halimize! Tane tane, öyle güzel konuşuyordu ki, Mustafa ve ben onu hayran hayran dinliyor, anlattıkları hiç bitmesin istiyorduk. Çantasından iki kırmızı elma çıkarıp bize uzattı. Bu elmalar bana; Kurtuluş Mücadelemizin öncü ve ileri karargâhlarından Amasya’da; “Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır!” imzası atılırken Mustafa Kemal’e ikrâm edilen elmaları hatırlattı. Uzanıp aldık. Nâzik hanım da içten bir gülümsemeyle sürdürdü konuşmasını: –Öğretmenler hep böyledir işte. Bana kızmıyorsunuz değil mi? Hadi tatlı yiyin, tatlı konuşun. Ben de susayım artık. Mustafa hemen atıldı: –Hayır, hayır! Daha anlatın. Aslında bu sohbetin koyulaşmasını ben de istiyordum. “Lütfen devam edin.” dedim. Gözlüğünü çıkardı, camını temizleyip tekrar taktı. Büyük ve mavi gözleri vardı. Sınıfındaki öğrencilere bir şeyler öğretebilmenin heyecanıyla aynı duygular içerisindeydi. Derin bir nefes alıp devam etti: –Ne güzel bir vatanımız var. Sanki cennetten bir köşe. Oysa üzerinde yaşayan bizler bazen ona haksızlık ediyor, görevlerimizi tam yapmıyoruz! Nüfusumuzun, neredeyse, yarısı gençlerden oluşuyor. Yeni kurulacak aileler, Türk toplumunun temeli olacak. Bu yüzden onlara çok iş düşüyor. Mustafa, başını onaylar anlamında sallıyor, öğretmen hanımın anlattıklarını ilgiyle dinliyordu. Bu durumdan hoşlanmıştım. Öğrenmeye karşı içtenliği, saygı uyandırıcıydı. Oysa zamanımızda pek çok genç, bildiklerinin yeterli olduğunu düşünüyor ve kendisine anlatılan tecrübeleri umursamıyordu. Birkaç küçük cümlesiyle bile bizi derinden etkileyen bu hanımla tanışmak istedim: –Ben Metin, asker adayımız da Mustafa. Uzandı nazikçe ellerimizi sıktı. –Benim adım da Nermin, memnun oldum. –Biz de memnun olduk Nermin Hanım. Sizi dinlemek bir zevk. Kelimeler, sizinle başka türlü bir anlam kazanıyor. Lütfen anlatın düşüncelerinizi. Mutlu oldu. Etrafına bakınıp, kimseyi rahatsız etmediğine emin olduktan sonra aynı içtenlikle devam etti: –Biraz önce delikanlının disiplinden çekindiğini duydum. Buna hiç gerek yok. Çünkü kurallar her yerde vardır. Önemli olan kuralların mantığını kavramaktır. İnsan, toplumun koyduğu kurallara uymak zorundadır. Yalnız yaşamıyor, hayatlarımızı paylaşıyoruz. Davranışlarımızdaki uyum, toplum düzenini sağlar. Bu kurallar, insanın doğumundan itibaren başlar ve hayatımız boyunca da devam eder. Ancak kuralların uygulandığı toplumlar güvenli, huzurlu ve mutlu olabilirler. Mustafa’ya doğru döndü: –Askerliğini yaparken belki sen de bazı kuralları eleştireceksin; ama kısa bir süre sonra göreceksin ki bu kurallar başarı çarkının dişlileri. Her biri diğerine bağlı çalışıyor ve diğerini yakından etkiliyor. Bu arada, öğretmen hanımın hemen arkasındaki koltuklarda iki bey hararetle tartışmaya başladı. Konuşmalarından, Karadeniz yöresinden olduğu belli olan; “Şampiyon biz olacağız!” diyordu. Konu futboldu ve iyice havasına kapılmışlardı. Diğeri, İstanbul takımlarından birini destekliyor ve nedenlerini anlatıyordu. Taraftarı oldukları takımın başarısını, kendi başarıları olarak yorumluyorlar, aksine de tahammül edemiyorlardı! Nihayet sakinleştiler. Nermin Öğretmen, birbirlerine sırtlarını dönen bu iki kafadara bir kez daha bakarak konuşmasına devam etti: –Ne diyordum Mustafa? Evet, görevlerimizi anlatıyordum. Askerlik bitince de görevin sona ermeyecek elbette. Hak ve sorumluluklarını daha iyi öğrenecek, daha iyi uygulayacaksın. Elbette ki, insanlarını hak ve sorumlulukları konusunda iyi eğitebilen ülkeler her zaman huzur içinde yaşar ve her zaman daha da güçlenerek gelişir. Mustafa gözlerini kıstı, alnı hafifçe kırıştı. Dikkatle dinlediği belli olsun istiyordu. Öğretmen derin bir soluk daha aldı: –Biliyorum, öğüt verir gibi konuşuyorum; ama ne yapayım, tutamıyorum işte kendimi. Geleceğe umutla bakabilmek ve içinde bulunduğumuz coğrafyada, dimdik ayakta kalabilmek için haklarımızı, görevlerimizi ve kuralları iyi bilmeliyiz. Bunun aksini düşünmek bile istemiyorum. Diyelim ki; kuralları bir tarafa bıraktık. Mesela; “Trafik kuralları!” Bütün uyarı işaretlerini, yol çizgilerini, yaya geçitlerini, lambaları kaldıralım ve insanları bu konuda özgür bırakalım. Sence neler olur delikanlı? Mustafa kendinden emin bir tavırla hemen yapıştırdı cevabı: –Bütün trafik birbirine girer, her şey karmakarışık olur. Mesela biz, futbol maçlarımızda, karışıklığı önlemek için, kimin nerede oynayacağını önceden belirliyoruz. Herkes gol atacağım diye düşünürse; orta sahada kim duracak, oyunu kim kuracak, kaleyi kim savunacak? Hele bir de hakem yoksa birbirimize düşüyor, maçı hiç bitiremiyoruz. Bu hazır cevap örnek hoşuma gitmişti. Gülümseyerek dokundum koluna: –Haklısın Mustafa. Oyun da olsa kuralına göre oynamalıyız. Disiplini kaybettiğimizde onun sağlayacaklarını da kaybediyoruz. Nasıl bari, çok gol atabiliyor musun maçlarda? –Yok ağabey, şimdiye kadar bir iki tane ancak attım. –Hiç oynama daha iyi, nasıl golcüsün sen? –Yanlış anladın Metin Ağabey, ben kaleciyim. Kaç gol yedin dersen, sayısını bile unuttum. Bizim arkadaşlara göre zamanlama hatası yapıyormuşum. Bana göre de onlar beceremiyorlar! Top hep bizim kalede, ben ne yapayım? Nermin Hanım inceden gülümsüyordu. Gözlüklerini çıkarıp Mustafa’ya döndü: –Bunlar pek önemli değil. Dikkat et de zamanlama hatalarını başka işlerde yapma bari. Mustafa göğsünü biraz gerdi: –Yapar mıyım hiç? Mesela, tarlaya her yıl aynı ürünü ekmem, dinlendiririm onu. Ne zaman sulayacağımı, ne zaman biçeceğimi iyi bilirim. Ele güne muhtaç olmam. Bazen bana gelip bu genç yaşımda fikir bile danışırlar. Ben de kimseden esirgemem yardımı. Dilim döndüğünce anlatırım. Böylesine akıllıca bir cevap beklemiyordum doğrusu. Şaşırmıştım. Öğretmen hanım beğenisini benden önce ifade etti: –Aferin delikanlı. Gördün mü, işte disiplin denen şey bu. Sadece askerde değil, hayatın özünde var. Her şey belli bir kurala bağlı çalışıyor. Bu kurallar, insanın daha rahat bir yaşam sürmesi için kendiliğinden çıkıyor ortaya. Kar tanelerinin gökyüzünden birbirlerine yapışmadan indiklerini biliyor muydun? Düşünsene bir, tersi olsaydı büyük kartopları ne çok zarar verirdi bize. Her şeyde bir sistem var. Nermin Hanım doğru söylüyordu. Ben de bunca yıl, mesleğimi hakkını vererek yapmak için, köy köy dolaşmıştım. Köylü ziraatı bilse de, yeni şeyler denemekten hep kaçınıyordu. Bazen saatlerce anlatıyor, örnekler veriyor, yine de iknâ edemediğim oluyordu. Gerçi onların da bir sistemi vardı; ama bu sistem, daha önce yapılanları taklit etmekten öteye gitmiyordu! Babadan görme usullerle kıt kanaat, zar zor geçinip hayatlarını sürdürenler, bunu değiştirmeyi de hiç düşünmüyorlardı. Elbette bu insanların ürkekliğinde yılların birikimi de aranmalıydı. Ben her zaman onlara, iyi bir insanın önce kendi işinde başarı göstermesini ve çalışkan olması gerektiğini hatırlatırdım. YÜREĞİ ÇİÇEKLİ BAHÇE “Kimi horon, kimi bar, kimi zeybek! Ama aralarında ortak bir şey vardı; Saf ve tertemiz bir yürek!..” –Hayrola Metin Bey, nerelere dalıp gittiniz, neler düşünüyorsunuz? Derin bir iç çektim. Nermin Hanım’ın mavi gözlerine bakıp, içimden nasıl geliyorsa, öyle konuştum: –İyi bir vatandaş mıyım diye düşünüyorum. Acaba, bu güzel vatanın bana sağladıklarının karşılığını verebildim mi? Bu eşsiz ülkeye, nice zorluklarla kurulmuş devletime ne verebildim? Yoksa hep devlet bana mı versin dedim! Nermin öğretmen önce hafifçe kaşlarını çatsa da sonra bunu sıcak bir gülümseme izledi. Yüzümdeki ifadeden sesime yansıyan endişeyi görmüş, hissetmiş olmalıydı. –Metin Bey, eğer siz kendinize bu soruyu soracak kadar olgunlaşmışsanız, görevinizi de yapmışsınız demektir. Çünkü iyi insan, sorumluluklarının farkına varan insandır. Mustafa onaylar gibi başını sallarken o da devam etti: –Ait olduğumuz topluma faydalı hizmetler üretebildiğimiz müddetçe iyi insanız. Böylece yaptıklarımızı farkına vararak yapar, yaşadığımız toplumun bir üyesi olduğumuzu unutmayız. Sorumluluklarımızı da yerine getirmek, erdemli bir davranıştır. Çünkü bir milletin gücü, insanlarının ülkelerini, kültür değerlerini ve diğer insanları sevmeleri ile çoğalır. Düşünün bir defa; kalbinde yurt sevgisi taşımayan insan, iyi bir vatandaş olabilir mi? Vatan zorla sevdirilebilir mi? “Sana emir veriyorum, bundan sonra vatanını seveceksin!” diyebilir miyiz? Düşündüm, elbette haklıydı. Üzerinde yaşayabileceğimiz, nefes alabileceğimiz bir ülkemiz olmasa, sevgilerin, ailenin, yaşamanın ne anlamı kalırdı? Hep bildiğimiz; ama hiç konuşmadığımız sözcükler dökülüyordu ağzından. İnsanın içini ısıtan sıcak sesini tekrar duyduk: –Vatan topraktan ibaret değildir ki, üzerine gelişigüzel yaşayalım. Boşuna “Önce Vatan!” dememişler. Bizi doğuran da, doyuran da, büyüten de odur. Bir insan düşünün; neyin uğrunda vazgeçebilir yaşamaktan? Neyin uğrunda, bir daha nefes almamayı göze alabilir? Neyin uğrunda, güzel alnına mermi yiyebilir? Neyin uğrunda, evini, barkını, çoluk çocuğunu terk edebilir? Sadece tek bir şey için; “VATAN!”. İşte vatan bu yüzden kutsaldır. Mustafa’nın gözleri büyümüş ve yüzü yine kızarmıştı. Belli ki konuşmasının başında; “Bir bitse şu on beş ay!” dediğine utanıyordu şimdi. Başı öndeydi. Gözlerinin onu ele vereceğinden korkuyor, öğretmen hanıma bakmıyordu. Mahcup olmuş ve kendini suçlu hissetmişti. İnsanlarımız, ne kadar güzel, ne kadar duyarlıydı. Ülkemizin her yöresinde, belki biraz başka konuşuyorduk Türkçeyi. Belki, başka türlü giyiniyorduk. Belki, yemek kültürümüz biraz farklıcaydı. Belki, başka türlü oynuyorduk düğünlerde; Kimi horon, kimi bar, kimi zeybek! Ama aramızda ortak bir şey vardı; saf ve tertemiz bir yürek! İşte bu yürek bizi biz yapıyor, bizi millet yapıyordu. Kocaman bir bahçeydi Türkiye. Her çiçeğinde ayrı bir tat, ayrı bir koku vardı. Çiçeklerden biri solsa, diğerleri de büküyordu boynunu. Suçu kabul etmesek de, bu çiçekli bahçeyi taşlı bir tarlaya dönüştüren yine bizdik. Eğitim ve sevgiden aldığımız pay, yön veriyordu hayatlarımıza. Hep çiçekli kalmalıydı bu bahçe. Hep mis kokmalıydı. Ben böyle düşünürken, Nermin Hanımın, Mustafa’nın ellerine baktığını hissettim. Ben de baktım. Avuçlarında koyu bir kırmızılık gördüm. Nedenini soracaktım ki, öğretmen benden çabuk davrandı: –Ne o Mustafa, elin mi kanadı? Delikanlı hemen avuçlarını sıktı. Bir şeyler saklamak istiyor gibiydi. Nermin Öğretmen ısrar etti: –Elini mi kestin? Başı önde, sanki fısıldıyormuş gibi cevap verdi: –Yok bir şey! Bu defa da ben meraklandım: –Boya mı oldu elin? –Boya da değil! –Söylesene oğlum, ne oldu ellerine? Mustafa, usulca kaldırdı yüzünü. Güzel kahverengi gözleri, bir bana, bir öğretmen hanıma baktı. O gözlerde akan nehir sanki birden durmuştu. Dudağının kenarı büzülmüş, nefes almadan öylece kalakalmıştı. Bir şeyler gizlemeye çalışan küçük bir çocuk gibiydi. Alnı terlemişti. Kaşının kenarından süzülen küçük damlayı, parmağının ucuyla yakalayıp belli belirsiz mırıldandı: –Boya ya da kan değil Metin Ağabey, avuçlarımdaki; “Kına!..” Mendilini çıkardı. Alnının terini sildi. Koltuğuna doğru yaslandı. Gözleri bilinmez bir noktaya takıldı. Kına demiş, rahatlamıştı. Bunca sıkılmasına anlam veremeyip, gülümsedim. Daha sonra pişman olacağım bir soru sordum ona: –Sen gelinlik kız mısın da, ellerine kına yaktın Mustafa? Benim hiç düşünmeden, şaka olsun diye sarf ettiğim bu cümlenin Mustafa’yı böylesine etkileyebileceğini nerden bilebilirdim? Yüzü gerilip, kaşları çatıldı ve alabildiğine büyüyen gözleri parladı. Bana öyle bir baktı ki, kanımın donduğunu hissettim. Konuşmaya başladı. Sesi artık daha bir erkek sesiydi: –Ben gelinlik kız değilim Metin Ağabey! Geçen gün anam çağırdı. Gittim, oturdum dizine. “Buyur ana!” dedim. “Uzat ellerini!” dedi. Uzattım. Kınaladı avuçlarımı. Sordum; “Ana, neden kınalarsın beni?” “Dinle oğul!” dedi ve anlattı: “Bizde; törelerimizde, gelenek ve göreneklerimizde, üç şeye kına yakılır. Bir, gelin kızın avucuna kına yakılır; evine, ailesine, yuvasına kendini adasın diye! İki, kurbanlık koça kına yakılır; Allah’a kurban olsun diye! Üç, askere giden Mehmetçiğe kına yakılır; vatanına, devletine, milletine, toprağına, bayrağına düğüne gidiyormuşçasına gitsin diye! İşte ben seni bu yüzden kınalarım oğul. Haydi, var git şimdi, yolun açık olsun. Unutma, ben de seni adadım vatana!..” –Sonra, alnımdan öptü ve sardı avuçlarımı. Bu yüzden kınalı şimdi ellerim. Ben yakmadım. Anam yaktı, anam kınaladı beni! Öğretmen hanım mı benden önce bıraktı gözyaşlarını, yoksa ben mi ondan önce suladım yanaklarımı, bilmiyorum. Sanki yıllar süren bir sessizlik yaşadık. Bu defa Mustafa’nın gözlerine bakmaya biz utanıyorduk. Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün “Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir.” ifadesini şimdi çok daha iyi anlıyordum. Nermin Öğretmen gözlüğünün camlarını temizlemek bahanesiyle oyalanıyor, ben de ellerimi koyacak bir yer arıyor; ama bir türlü bulamıyordum. Kim bilir ne emeklerle büyüttüğü yavrusunu, kurbanlık koç misali kınalayarak, “Ben de seni adadım vatana!” diyebilen o eli öpülesi anneyi, kendi annemmiş gibi kucaklamak istedim. Nihayet, Nermin Hanım bu sessizliği bozdu: –İşte Anadolu kadını bu Mustafa! Kurtuluş Savaşımızda cepheye mermi taşırken, öküzünün yerine kendini kağnıya koşan, bebeğinin battaniyesini üzerinden çekip alıp, ıslanmasın diye cepheye taşıdığı mermiyi saran kadın bu. Sen annenle gurur duy ki, o da bassın seni bağrına. Bak şairin mısralarındaki, başka bir oğul da annesine neler söylüyor: “Altında dökülsün oğlunun kanı, Bayrağın gül rengi solmasın anne...” –İşte sen de bayrağımızın gül rengini asla soldurmayacak bir Mehmetçik olacaksın. Annene lâyık bir evlat olduğunu da görüyorum. Duygu ve düşüncelerin askerlik boyunca daha da olgunlaşacak. Konuştuk işte, yurdu sev demekle olmuyor. Tüfek çatılacak çat diyoruz ama yurt sevilecek sev nasıl diyeceğiz. Sevdiğinde ne olacağını, hayatında neyin değişeceğini anlatmak, öğretmek lazım. Teskereni aldığında bütün bu değerleri daha iyi anlayacaksın. Bir kına hikâyesi de ben anlatayım sana. Olay Çanakkale’de geçer; “Yozgat’ın Sorgun Kazası’nın Karayakup köyünden cepheye gelen Murat, bölükteki tıbbiye öğrencilerinden Şükrü’ye bir mektup yazdırır. “Anacığım kardeşlerimi askere gönderirken başlarına kına koyma... Zabit Efendi bana sordu, cevap veremedim. Kardeşlerim de mahcup olmasınlar.” Murat’ın anasından cevap gecikmez; “Ey gözümün nuru oğlum, zabit efendiye selam söyle... Kurbanlık koçlar niye kınalanırsa ben de onun için seni kınalayıp gönderdim.” Mektup Çanakkale’de Murat’a ulaştığında Murat kınalı başıyla çoktan şahadete ermiştir bile. Elimizdeki hamuru yoğurup ekmek yapmak ya da çürütüp çöpe atmak da kendi ellerimizde. Askerlik bitiyor ama hayat bitmiyor ki. Askerde öğrenilenlerin belki yarısından da çoğu aslında askeri eğitim değil, hayatın ta kendisi değil mi? Sesinde bir titreme vardı. Delikanlının terminaldeki annesi gibi o da şimdi sevgi ve hayranlıkla bakıyordu Mustafa’ya. Uzun yıllar boyunca öğrencilerine de bu duygularla baktığı belliydi. Yetiştirdiği öğrenciler, ne kadar şanslı olduklarının farkında mıydılar acaba? GÜÇLÜ İNSAN Israr ettim, aldı ve içti. Sonra omzuma dokundu. “Su gibi ömrün uzun olsun!” dedi... Nermin Hanım gömleğinin yakalarını düzeltti. Sade ve güzel giyinmişti. Giydiğimiz elbiselerin, karşımızdakilere bizimle ilgili mesajlar verdiğini düşündüm. Gözüme, yan koltuklardaki bir adamın elindeki gazeteden Mustafa Kemal’in resmi ilişti. Onun bize örnek olmak için, en ağır şartlarda bile, her fotoğrafında nasıl böyle şık ve zarif olmayı başardığını anlayabilmek ne kadar zordu. Otobüs ilerliyordu. Şoförümüz bir türkü tutturmuş, kendi halinde, belli belirsiz mırıldanıyordu. O da güzel giyinmişti. Yakaları tertemiz, apoletli, kısa kollu, beyaz bir gömleği vardı. Mavi renk kravatını özenle bağlamıştı. Saçları taralıydı. Sakal tıraşını da yeni olmuştu. Gizli gizli sigara içmiyor ya da radyoda sadece kendisinin hoşlandığı müzikleri aramıyordu. İşini sevdiği ve ona saygı duyduğu belliydi. Ara sıra da gömlek cebinin üzerindeki “Halil” yazılı isimliğini gururla parlatmayı ihmal etmiyordu. Muavin Fatih de otobüse gözü gibi bakıyordu. Her yer bakımlı ve temizdi. Çöp kutuları boş, her şey yerli yerindeydi. Eskiden yolculuklarda sigara dumanlarından nefes bile alınamazdı. Zaman değişmiş, insanlarımız, sigarayla ilgili yasaklara uymalarının, kendi sağlıkları açısından da önemli olduğunu anlamışlardı. Alışkanlıklardan vazgeçmek zor olmasına rağmen, kararlarımızı yürekten ve inanarak verdiğimizde yapamayacağımız şey yoktu. Komşumuz Rıza Bey geldi aklıma. Esiri olmuştu alkolün. “Git tedavi ol!” derler, dinlemezdi. “Battı balık yan gider” ya da “Atın ölümü arpadan olsun!” gibi bahanelerle nasihatlere kulak asmazdı. Ayık görmezdik hiç! Sevinince içer, üzülünce içer, mutlaka bir sebep bulurdu. Ölçüyü de hep kaçırır, gece yarıları düşe kalka gelirdi evine. Fena adam değildi; ama sarhoş olunca dağıtır, ne yaptığını bilmezdi. İnsanlar hep ayıplar, o aldırmaz, eşine ve çocuklarına acıyarak bakarlardı. Bağırır, çağırır; sabah olunca da bir şey hatırlamazdı. Gençlerimize sigara tutuyor, içki ısmarlıyor, kötü örnek oluyordu. “Ev alma komşu al!” derler ya, bütün mahallenin huzuru kaçmıştı. Taşınmalarına sevinmiştik. Düşenin dostu olmuyor işte! Bir arkadaşımızın içkiye, sigaraya başlamasına sebep olalım, sonra da bana ne kardeşim akıl incir çekirdeğinin içinde mi? Zorla mı içirdim diyelim. Olacak şey mi bu? “Ver Allah’ın verdiğine, vur Allah’ın vurduğuna!” olur mu, ne kötü düşünce. Gerçi kötü insanların da bir yaratılış amaçları varmış; iyi insanları denemek. Sözün özü, acemi marangoz olmamak lazım, yani talaşımız tahtamızdan çok olmayacak. Yanımdaki delikanlıdan sigara kokusu almamıştım. Çekinerek sordum ona: –Sigara içiyor musun Mustafa? –Yok! Tek tük. Öyle paket falan da taşımıyor, sadece arada bir tutulduğunda alıyorum. Tiryaki olacağımı da hiç sanmıyorum. Gerçi arkadaşlar “Askerde iyice alışırsın.” diyorlar. Bilmem artık! –Nedenmiş o? –Hani insan özleyince evdekileri, yakıverirmiş hemen. Çoğunluk içince de ortama uymak gerekirmiş. – Daha neler! Sigarayla özlem mi giderilir? Alışmam diye diye alışır insan. Ben tiryaki olmam diye diye tiryaki olur. Bu senin hayatın. Aldırma sen öyle konuşanlara. İnsan güçlü olduktan, kendisini kontrol etmesini bildikten sonra, neden yardım beklesin sigaradan, alkolden! –Ama bazen sıkıntı basıyor, insanın canı çekiyor be ağabey. Yemekten sonra, demli çayın yanında şöyle duman duman tüttürünce bir tane, sanki iyi geliyor insana. –Bak Mustafa, kitabımdaki şu cümleleri okuyayım sana, şöyle soruyor: “Güçlü bir insanım, benim gücüm var diyen insanla, Güçsüz bir insanım, benim gücüm yok diyen insan arasındaki fark nedir?” Sonra yine şöyle veriyor cevabını, “Ben, güçlü bir insanım, benim gücüm var diyen insan, hayatın direksiyonunu elinde tutan insandır. Ben, güçsüz bir insanım, benim gücüm yok diyen ise direksiyonu başkalarına vermiştir. Onlar ne isterse onu yaparım duygusu içindedir.” Sana yanlış şeyleri tavsiye edenler, yarın bunların sonuçlarına da katlanırlar mı delikanlı? Paylaşırlar mı seninle hastalığı, mutsuzluğu, yokluğu? Cevap vermeyip, başını “Hayır!” anlamında salladı. Sesimi yumuşatarak devam ettim: –Sen akıllı bir gençsin. Bu senin hayatın. Güçlerinin farkına varmalı, kendini kontrol etmelisin. Çünkü İnsan önce kendisinden sorumludur. Bu sorumluluk toplumu da etkiler. Böylece kendine olan güvenin artar, verdiğin kararlar daha sağlıklı olur. Hayatındaki en önemli kişi sensin. Her şeyden önce kendini güçlü tutmalısın. Ne kadar güçlü ve kendinle barışık olursan, bunu etrafındakilere yansıtman da o denli kolay olacaktır. –Haklısın Metin Ağabey. Bana da söyleyecek bir söz bırakmadın. Gerçi, bazen içim şöyle bir daralıyor, bunalıyorum. Aklıma kötü kötü şeyler geliyor. Sanki, yüküm çokmuş da dizlerimde onları taşıyacak derman kalmamış gibi oluyor. Kolay değil hayat, kolay değil yaşamak. İşte böyle durumlarda bir iki kadehle her şeyi unutmak istiyor insan. –Ayıldıktan sonra ne olacak Mustafa? Yüklerin azalmış mı olacak? Sen bu yaşında böyle düşünürsen, biz ne yapalım? Bizim için kolay mı hayat? Kimin için kolay? Umutsuzluğa kapılıp yenik düşelim de, onu daha mı zor hale getirelim? Hayat, hepimiz için aynı. Basit beklentilerden uzak durmak lâzım. O, acısı ve tatlısıyla birlikte güzeldir. –Güzel olmasına güzel elbette, bir de şu ayrılık olmasa. –Onun da kendine has bir güzelliği var. Ayrı kalınca daha kıymet bilir insan. Hayat güzeldir, onu sevmenin yollarını bulmak lâzım. Halimize şükretmeyi de bilmeliyiz. Bak bir hikâye anlatayım sana; kılık kıyafetine biraz fazlaca önem veren bir adam varmış. Üzerindekiler yeni de olsa modası geçti diye değiştirir, paraya pula aldırmazmış. “Gereksiz harcama yapıyorsun!” diyenlere, “Ben kazanıyor, ben harcıyorum, size ne?” dermiş. –Doğru Metin Ağabey, kime ne adamın parasından? –Önce hikâyenin sonunu dinle. Bu adam yine bir gün, oldukça sağlam ve şık ayakkabılarından bıktığını hissetmiş. Onlarca çift ayakkabısı olmasına rağmen, daha önce bir mağazanın vitrininde gördüğü, o ayların modası ayakkabıyı almaya niyetlenmiş. Yolda, iki bacağı da dizlerinin altından kesik ekmek parası isteyen bir dilenciye rastlamış. Durup, bir an düşünmüş. Ayakları olduğuna ve ayakkabı giyebildiğine şükreden adam, yeni ayakkabı için ayırdığı parayı da bu dilenciye vererek geri dönmüş. Bu olaydan çıkardığı dersle de daha dikkatli yaşamaya karar vermiş. Mustafa farkında olmadan, elleriyle bacaklarını yokladı ve eğilip ayaklarına doğru baktı. Yerinde mi diye kontrol ediyordu herhalde. Nermin Hanım içten bir tavırla gülümsedi: –Bir örnek de ben vereyim size. Bizlere yaşama sevincimizi, hangi şartlarda olursak olalım kaybetmememizi, mutlu olmamızı öneren gerçek bir örnek. Küçük bir not defteri çıkarıp aradığı sayfayı buldu ve okumaya başladı: –Karamsarlığa yenilenlerin umut ışıkları hemen söner. Oysa, bizi yaşatan şey umutlarımızdır. Mutluluk için mücadele etmeliyiz. İşte bunları yazan kişi, bebeklikten beri kör, sağır ve dilsiz olan Helen Keller. Onun mutsuz olmak için her türlü nedeni varmış. Oysa Helen, kendine acımayı seçip, hayata küsmemiş. Belki çok şaşırtıcı. Sadece kendi dilini değil, birkaç dil daha öğrenmiş. Yaşama sevinci ile insanlara umut ve örnek olmuş. Üniversiteyi başarılı bir şekilde, normal öğrenciler gibi dört yılda bitirip, dünyaca tanınan bir yazar olmayı da başarmış. Bugün, yazdığı kitaplar birçok dile çevrilip, milyonlarca insan tarafından zevkle okunuyor.” Daha devam edecekti ki; buruşturularak sıkıştırılmış bir gazete parçasının, otobüsün daracık koridorunda yuvarlandığını gördük. Bir ikincisi öğretmen hanımın saçlarını sıyırarak ön cama çarptı. Nerdeyse gözlüğü düşecekti. Arkaya dönüp baktık. Genç bir grup, aralarında şakalaşıyordu. Okudukları gazetenin sayfalarını paylaşmışlar, avuçlarında sıkıştırarak birbirlerine atıyorlardı. Otobüsün tam ortasında, beş altı kişi kadardılar. Kahkahaları otobüsü çınlatıyordu. Bir annenin sabırla uyuttuğu bebeği uyandı ve ağlamaya başladı. Mustafa yerinden kalkmak için hamle yaptı. Kolundan tutup fısıldadım: –Boşver! Bir tatsızlık çıkmasın. Bizim başkalarına yaptıklarımızı başkaları da bize yapsaydı, tepkimiz ne olurdu acaba? Bu konuda “İğne ve çuvaldızından!” bahsetmişti atalarımız! Gürültülerinden rahatsız olanlar, görevliden yardım istediler. Biraz önce çay servisi yapan Fatih, yanlarına gitti. Belli ki daha sessiz olmalarını rica etti. Sustular; ama bu defa da o gazete parçalarından uçak yapıp uçurmaya başladılar. Bir süre sonra, bakışların çoğaldığını görünce onu da bıraktılar. Nermin Hanım bize döndü: –Görüyor musunuz beyler? Düşünmeden yapılan basit hareketler bile başkalarını etkileyebiliyor. Eğleneceğiz, zevk alacağız, diye çevremizdekilere zarar veremeyiz. Saygı, insanın önce kendi içinde başlar, sonra sırasıyla diğer insanlara, millete, devlete, kanunlara dalga dalga yayılır. Saygı; sevgi ve değer vermektir. İnsan ilişkilerinin temelidir. İnsanlara, kurallara, kurumlara karşı saygı, sorumluluk demektir. Bakın, bir süredir sohbet ediyoruz; ama birbirimize karşı saygısızlık yapmıyoruz. Birbirimizi kırmıyor, suçlamıyor ve sözlerimizi kesmiyoruz. Düşüncelerimize önem veriyor, dinliyor ve anlamaya çalışıyoruz. Yani birbirimize saygıda kusur etmiyoruz. Gözlüğünü eline alıp camlarını sildi. Sonra mavi gözlerini süsleyen uzun kirpiklerini düzeltip devam etti: –Bakın, ne güzel bir deyim; saygıda kusur etmemek. Kişiler arası mesafenin ölçülerini ne de güzel ifade ediyor. Mesleğimiz her ne olursa olsun, saygıyı unutmamayı öneriyor. Çünkü her zaman ve her yerde o çıkmıyor mu karşımıza? Saygıyı dikkate almadan yapılan davranışların, yanlış ve kusurlu olduğunu hatırlatmaya gerek mi var Mustafa? Gerek mi var Metin Bey? Biraz sertçe sormuştu. Mustafa onun yanında olduğunu göstermek istercesine çabucak cevapladı: –Yok tabii öğretmenim. Siz öyle diyorsanız doğrudur! Gerçekten de Nermin Öğretmen tepki göstermekte haklıydı. Ben de bir zamanlar delikanlıydım. Bu gençleri anlayabiliyordum. Eğlenmelerine kim ne diyebilirdi? Yalnız aşırıya kaçmaları, hoşgörü sınırlarını zorluyor, başkalarına zarar veriyordu. Birkaç cümle de ben eklemek istedim: –Size yürekten katılıyorum Nermin Hanım. Kendine saygı duymayan insan, kendi varlığına da değer vermez. Mutlu olmak için bunun tersini yapmak, kılık kıyafete, temizliğe, her şeye özen göstermek lâzım. İşte çevreye yansıyan bu özen, bizi de, başkalarını da mutlu eder. İletişim sağlam kurulur. Bu gürültücü gençlerin birbirleriyle şakalaşırken ölçüyü kaçırmalarının altında, yetiştikleri zemini aramalıyız. Yani ailesinden, çevresinden, okulundan nasıl bir eğitim aldı? Eğer bir eksiklik varsa, problemin kaynağını bulmak için, bence buralara bakmak gerekiyor. Susamıştım. Gözlerim muavini aradı. Otobüsün arkasında ayakta duruyordu. Su istiyorum işareti yaptım. Elinde su şişesi ve birkaç plastik bardakla hemen geldi. Oldukça kibardı. Ütülü pantolonuna şık bir kemer takmıştı. Biraz kiloluydu, gülümseyince göbeği oynuyordu; ama bu onu daha sempatik yapıyordu. Bardağa su doldururken otobüs sallandı ve bir iki damla üzerimize döküldü. Hemen özür diledi. Arka koltuktaki yaşlı adam da su istedi. Pamuk beyazı kısa saç ve sakalı bakımlıydı. Boylu poslu, yapılı görünüyordu. Demek ki, gençliğinde daha da heybetliydi. Kulakları biraz irice, dudakları kalındı. Yaz ortasında olmamıza rağmen, üzerinde bir hırka vardı. Elimdeki dolu bardağı ona uzatıp, “Buyurun!” dedim. “Rica ederim, su küçüğün sofra büyüğün!” dedi. Bu söz çok hoşuma gitti. Daha doğrusu, bunca yaşıma rağmen birisi beni “Genç!” görüyordu. Israr ettim, aldı ve içti. Sonra omzuma dokundu. “Su gibi ömrün uzun olsun, aziz ol!” dedi. “Sağ olun!” dedim. Ben bu cana yakın adama sadece bir bardak su vermiştim. Oysa o bana, insan ilişkilerinde nezâket ve görgünün güzel bir örneğini hatırlatmıştı. Mustafa’ya döndüm: – İşte saygı bu Mustafa. Kültürümüze iyi bak! Koca milleti nasıl da tek bir aile gibi sarmalıyor. Birbirini tanımayan insanlar, aynı ailenin fertleriymiş gibi davranıyorlar. Birbirlerinin malına, canına, namusuna, düşüncelerine, inançlarına saygı gösteriyorlar. İşte bu, saygının doruk noktasıdır. İşte bu, millete saygıdır. Millete saygı da, insanda, onu geliştirmek, varlığını sürdürmek arzusu oluşturur. Milletini sayıp sevmeyen insanlar, giderek kendi milletlerine yabancılaşır ve hatta düşman olurlar! Atatürk’ün de dediği gibi; “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür!” Nermin Öğretmen beni başıyla onayladı. Yüzünün biraz değiştiğini gördüm: –İyi dediniz Metin Bey! Evet, düşmanı olurlar! Bunun acı örneklerini hep birlikte yaşamadık mı? Kandırılan bazı vatandaşlarımızın kendi kardeşlerine kurşun sıktıklarını görmedik mi? Binlerce anne, tabutlarda yatan oğullarına sarılıp da ağlamadı mı? Az mı döküldü bebeklerin, çocukların, babaların kanları? Az mı söndü ocaklar? Bu milleti, bu toprakları bölmeye, parçalamaya kalkmadılar mı? Gidebileceğimiz, yaşayabileceğimiz daha kaç tane Türkiye var? Bize ait başka bir toprak, başka bir vatan daha var mı? Varsa nerede var? Var da biz mi bilmiyoruz? BİR DEMET PAPATYA Aşağıda büyükçe bir dere büklüm büklüm bükülüyor, yakaladığı toprağı, süzüle süzüle alıp götürüyordu. Yolda çalışmalar vardı. Otobüs yavaşladı. Bir tepeyi aşıyorduk. Arabamızın altına, yanına sıçrayan taşların sesleri bize kadar geliyor ve kaptan artık daha dikkatli kullanıyordu. Biraz daha yavaşladı. Az sonra, yanına yardımcısı geldi. Bir şeyler konuştular; ama anlamadım. Uygun bir yerde durup aşağıya indi. Bir iki dakika sonra da geri döndü. İçten bir tavırla özür diledi ve “Otobüste bir problem var, yarım saat kadar burada kalacağız.” dedi. Mustafa, aşağıya inmeyi ve biraz dolaşmayı teklif etti. Bana da iyi geleceğini düşünüp, kabul ettim. Nermin Hanım ise; “Okumayı tercih ediyorum.” deyip, otobüste kaldı. Hava çok güzeldi. Orman, bütün o tepeyi gelin gibi süslemişti. Çam ve kekik kokuları burnumuzu yakıyor, kulaklarımız kuş cıvıltılarıyla doluyordu. Egzoz dumanlarından, kalorifer bacalarından, korna seslerinden eser yoktu. Otobüsün arızalanmasına sevinmiştim. Mustafa da öyle görünüyor, çiçek topluyordu. Eğilip, bir papatya kopardı. Sonra bir, bir tane daha. Bana bakmadan konuşmaya başladı: –Zeynep terminale beni yolcu etmeye gelemedi. Çok istediği halde, annem; “Hamilesin kızım, sen evde kal, ne olur ne olmaz!” dedi. O da evde kaldı. Evli olduğunu ve eşinin bir aya kadar doğum yapacağını söylemişti; ama adının Zeynep olduğunu şimdi öğrenmiştim. Onu biraz kızdırmak istedim: –Bakıyorum hemen özledin eşini, Mustafa! Utandı, cevap vermedi. Duymamış gibi yapıp, çiçek toplamaya devam etti. Bense cevabımı zaten almıştım. Çünkü daha kışlasına bile katılmadan, hasret kokan bir asker türküsü mırıldanıyordu: “Kara gözlüm, efkârlanma gül gayrı İbibikler öter ötmez ordayım Mektubunda diyorsun ki gel gayrı Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım... Vatan borcu biter bitmez ordayım...” Farkında olmadan, temiz havayı soluya soluya bayağı yürümüşüz. Bir çeşmenin başına kadar geldik. Kim bilir kaç âşık, sevda ateşini, bu çeşmenin soğuk suyundan içerek dindirdi! Şair belki de bu çeşme için yazdı mısralarını; “ Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi. Ey suyun sesinden anlayan bağlar, Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?” Aşağıda büyükçe bir dere büklüm büklüm bükülüyor, yakaladığı toprağı, süzüle süzüle alıp götürüyordu. Gönül hiç arzu etmese de, bu bulanık suda, kendi alın terlerimiz akıyordu. Vatanımızı düşmana karşı korurken, gerektiğinde bir karışı için bile canlarımızı vermemize rağmen, topraklarımızın böyle akıp gitmesine, neden göz yumuyorduk? Gazetede okumuştum; “Erozyon nedeniyle her yıl beş yüz milyon ton toprağımızı kaybediyoruz.” diyordu. “Oysa sadece bir kibrit kutusu kadar tarım toprağının oluşabilmesi için en az yüzlerce yıl süreye ihtiyaç olduğunu!” öğrendiğimde daha da artmıştı kaygım. Ağaçlar toprağı tutuyor; ama biz güzelim ormanlarımızı katil baltalarla yok ediyorduk. Bu hızla gidersek, cennet ülkemizin çöle dönüşmesi kaçınılmazdı. Gözlerimizin önünde kaybolup gidiyordu geleceğimiz. Çeşmenin hemen arkasındaki ağaçlar kesilmişti. Biraz ilerdeki tepenin yamacında, bu ağaçlardan yapıldığı belli olan birkaç boş kulübe vardı. Pencereleri kırılmış, kapıları yere düşmüştü. Yazık olmuştu bunca ağaca. Kim bilir ne kadarı da sobalara kışlık odun olmuştu acaba! Mustafa sinirli konuştu: O ağacın da canı var. Ağaç kesen kol keser, baş keser! Hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Bari gidin arayın bulun kuruyanları, onları kesin. Zaten bu işin de görevlileri var. Daha iyi biliyorlar, hangisi uygun kesilmeye, hangisi değil! Eğilip kana kana içmese çeşmenin buz gibi suyundan, belki uzunca bir süre daha sakinleşmeyecekti. Birden iki çocuk çıktı ortaya. Yakınlarda bir köy olmalıydı. Onlar da su içtiler. Kıyafetlerinin eskiliği ve yamalar hemen dikkat çekiyordu. Lastik ayakkabılarının sağı solu delinmiş, parmakları görünüyordu. Kısa saçları, yuvarlak yüzleri ve çekik gözleriyle birbirlerine benziyorlardı. Kardeş olmalıydılar. Daha kısa boylu olanın bir ayağı aksıyordu. Ya akraba evliliği yapılmış ya da doğumda bir aksilik olmuştu. Her ne olmuşsa, ayağı aksıyordu işte. Üstelik yalnız da sayılmazdı. Çünkü ülkemizde altı milyona yakın engelli insan vardı. Değişik nedenlerle günlük yaşantılarında, fiziksel problemler yaşayan bunca insan. Bir tekerlekli sandalyeye sahip olduğunda dünyalar kendilerinin olan; ama sonra da bu sandalye ile otobüse binemeyen, merdivenlere takılıp inemeyen, sinemaya, tiyatroya, alışveriş merkezine gidemeyen ve bir tuvalete bile giremeyen birçok insan. Onların, hor gözle bakışlara tahammülleri yoktu. Acımamızı, üzülmemizi de istemiyorlar, bizden sadece insanca ve eşit davranışlar bekliyorlardı. Güçleri yettiğince çalışmayı, üretime katılmayı ve sıradan bir yurttaş olmayı arzuluyorlardı. Kimi işitemiyor, kimi konuşamıyor, kimi yürüyemiyor, kimi de göremiyordu belki; ama onlar hissedebiliyordu. Çünkü onlar insandı. Çeşmenin yanında birkaç küçük kuş belirdi. İçlerinden birisi, diğerleri gibi rahat hareket edemiyordu. Kör bir avcı saçması ya da haylaz bir oğlanın sapanından fırlayan taş, sol kanadının neredeyse yarısını alıp götürmüştü. Ayağı aksayan çocuk bunu görünce, susayan kuşa, elindeki ekmekten kopardığı kırıntıları uzattı. Ürken kuş, bir iki adım geriye sıçradı. Çocuk iyi niyetini belli eden sakin tavrıyla bir kaç kez daha uzattı avucunu ve kırıntıları yere bıraktı. Kuş, çekinerek de olsa usul usul yaklaştı ve çocuğun ekmeğini onunla paylaştı. “Dert çekmeyen halden anlamaz!” demiş atalarımız. Anlamak için ise başımıza kötü bir iş gelmesini mi beklemeliydik acaba? İki kardeş koşarak uzaklaştı yanımızdan. Bir merhaba bile diyememiş, adlarını bile soramamıştık. Dönüş yolunda Mustafa söylendi: –Çocuklara üzüldüm Metin Ağabey! –Ben de üzüldüm Mustafa. Dünyaya getirmek iş değil ki! Bu çocuklara bir gelecek vermek, beslemek, giydirmek, okutmak lazım! –Başka ne yapabilirler ki Metin Ağabey? Güçleri ancak bu kadar. Hem “Çocuğu veren Allah, rızkını da verir!” derler. Yedikleri iki lokma ekmek işte! –Anlamadım delikanlı. Şimdi ekmek bulunur, rızkı verilir ümidiyle bol bol çocuk mu yapalım? “Dereyi görmeden paçayı sıvamak!” yanlıştır. Gelişigüzel yaşayamayız. İçinde bulunduğumuz duruma göre davranmalı, hayatı plânlamalıyız. Öyle her şey devletten de beklenmez. Her konuda, önce elimizden gelen çabayı kendimiz göstermeliyiz. İnsanlarımızda öğrenme arzusu, hata yapmama bilinci olmalı. Geçenlerde televizyonda izledim. Bir adamın üç eşinden tam yirmi yedi tane çocuğu varmış. İsimlerini bile doğru dürüst sayamıyor; ama sanki bir meziyetmiş gibi kamera karşısında alımla, çalımla, pala bıyıklarını bura bura poz veriyordu. Hele bir de sırıtması vardı ki, evlere şenlik. Tam zamanında dönmüştük. Otobüsümüz harekete hazırdı. Koltuklarımıza oturduk, Nermin Hanım hâlâ okuyordu. Yerime otururken seslendim ona: –Hava çok güzeldi Nermin Hanım, siz de inseydiniz biraz. –Kitap okumak da çok güzel. Onlarsız bir dünya düşünemiyorum. Eğer iyi seçilirler ise, hep doğruyu öğretiyorlar insana. Dost ve sırdaş oluyorlar. Hem de hiç karşılık beklemeden. Mustafa’nın da aklı benim gibi dışarıda kalmıştı. –Biz de ne güzel dolaştık değil mi Metin Ağabey? Bazen sıkıcı oluyor okumak! Ben daha çok hareketten hoşlanıyorum. Kulakları çınlasın, babam hep, “Yüzmeyi kitaptan öğrenen denizden sağ çıkamaz” ve “Çok okuyan değil, çok gezen bilir!” der. Nermin Hanım da yumuşak bir sesle cevap verdi ona: –İşin orası tartışılır bence. Gezmeye, eğlenmeye elbette sözüm yok. Ama düşüncelerimizi harekete geçirebilmek için de bilgiye ihtiyacımız olduğunu unutmamak gerekir. Bilgiye ulaşmanın en kolay yolu da okumak. Kitap, bize sağduyu kazandırır. Bakış açımızı zenginleştirir. Artık bilgi çağındayız. Ancak bilgiye sahip toplumlar zamanı takip edebilir. Sen de askerden döndükten sonra mutlaka tamamla okulunu, sakın unutma! Delikanlı yüzünü biraz buruşturdu: –O yaşta okula mı gidilir öğretmenim? Düşünsenize okul sıralarında liseli çocuklarla birlikte oturduğumu, gülmezler mi bana? Nermin Hanım, hiçbir şey söylemeden, çantasındaki gazeteyi uzattı bize. İlk sayfada yetmiş yaşından sonra ortaokul diploması alan bir adamın haberi ve resmi vardı. Delikanlı biraz önceki söylediklerinden utanmış, dudağını ısırıyordu. Sesini daha da yumuşatan Nermin Öğretmen gazetesini katlarken konuşmasına devam etti: –Okumanın yaşı mı olur? Bu saatten sonra ne yapacağız diplomayı da diyemeyiz. Çünkü hayatlarımız çok kısa. Ona, her şeyi sığdırmamız imkânsız. Başkalarının tecrübelerini paylaşmamız lâzım. Bu da ancak okumakla olur. İleriyi görebilmek için de okumak, okutmak zorundayız. Atatürk de kalkınma hamlemize eğitimle başlamadı mı? “Bir ülkede okumaya karşı istek artmadıkça yıkım artar!” demedi mi? “Eğitimdir ki; bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder!” diye haykırmadı mı? Mustafa bu defa hazırlıklıydı. Kendisini nasıl affettireceğini biliyordu. Sakladığı elini öğretmene uzattı. Elinde bir demet papatya vardı. –Sizin için topladım öğretmenim. Nermin Hanım biraz şaşırsa da, pırlanta bir kolye almışçasına mutlu oldu. İncitmekten korkarcasına uzanıp aldı ve derin derin kokladı çiçekleri. –Çok naziksin Mustafa, çok düşüncelisin, teşekkür ederim. El sıkışmak istedi. Delikanlı ani bir hareketle eğilip uzanan eli öptü ve alnına koydu. Söyleyecek bir söz bulamadı Nermin Hanım. Yutkunduğunu görebildim sadece. Saklanmıştı yine gözlüklerinin arkasına. Belli ki yine dolmuştu büyük, mavi gözleri. Döndü, dışarıyı seyretmeye başladı... GÖZÜM ARKADA KALMAYACAK Biz küçükken, bayramlarda elimizde birer torbayla kapı kapı dolaşır, el öper, şeker toplardık... Artık tepeden iniyorduk. Yol, yılan gibi kıvrılarak aşağıdaki uçsuz bucaksız ovaya akıyordu. Tarih öncesi bir şehrin kalıntıları arasından geçiyorduk. Bir grup turist taşların fotoğraflarını çekiyordu. Yüzüme güneş vurdu. Görevdeyken, devlet bizi mesleğimizle ilgili çalışmalar yapmak için kısa süreli de olsa yurt dışına göndermişti. Daha ilk günlerde özlemiştim vatanımı. Bu özlem şiirler de yazdırmıştı bana: Neyin varsa özledim Türkiye’m, En çok toprağının kokusunu özledim. Gülümsemesini insanlarının, Bebeklerinin ninnilerle, Uyutulmasını özledim. Fark etmezmiş hangi şehrindeyim, Dağlarında mı, denizlerinde mi? Fark etmezmiş delikmiş cebim, Varsın olsun Bir elimde peynir, Bir elimde simit Tavşankanı çayını özledim. Yorgunmuşum, uykusuzmuşum, Kar düşermiş saçlarıma, Kimin umurunda. Sokaklarında yürümeyi, Soğuklarında üşümeyi özledim, Neyin varsa özledim Türkiye’m, En çok toprağının kokusunu özledim... Güneş bizim ülkemizde başka türlü ısıtıyordu. Hava başka bir güzeldi. Yağmur başka türlü yağıyor, toprak başka türlü kokuyordu. Üstelik yabancılar da aynı şeyi söylüyor ve hayranlıklarını gizlemiyorlardı. Tarihin bunca iç içe yoğrulduğu, doğal güzelliklerin başka hiçbir ülkeye nasip olmayacak kadar bol olduğu ve daha nelerin nelerin olduğu canım ülkemizde ne eksiğimiz vardı da daha fazla turist ağırlayamıyorduk sanki! Oysa Anadolu, medeniyetlerin beşiği, Asya ve Avrupa’nın köprüsüydü. İstanbul’un güzelliği tarif bile edilemezdi. Mimar Sinan’ın camileri nasıl anlatılırdı? Ankara’daki Roma hamamları, Alacahöyük’teki Kral Mezarları, Toroslar’daki kale kalıntıları, Kültepe yazıtları, Karadeniz’deki, yeşilin her tonuyla bezenmiş yaylalar, Doğu Anadolu çömlekçiliği, Batı Anadolu’daki sayısız antik eser, Urfa ve Mardin’deki ilk kiliseler ve daha niceleri yeni misafirlerini bekliyordu. Misafirleri buyur etmek de, zaten Türk’ün geleneğinde vardı. Bir el uzandı, irkildim. Muavin kolonya tutuyordu. Avuçlarımı açtım ve teşekkür ettim. Limonun keskin kokusu çok hoşuma gitmişti. Mustafa da gözlerini kapamış, kınalı ellerindeki kolonyayı burnuna çekiyordu. Nermin Hanımın okumaya ara verdiğini gördüm: –Ne ilginçtir Nermin Hanım! Türkiye’de hemen her evde misafire ikram etmek için kolonya ve şeker bulundurulur. Nermin Öğretmen, öne düşen saçını kulağının arkasına alarak bana döndü: –Bunun adı misafirperverlik Metin Bey. Yani, ortak değerlerimizden biri. Misafiri güler yüzle karşılar, en güzel terlikleri ona veririz. Başköşeye buyur eder, ikramda kusur etmeyiz. Bunlar hep evimize gelene “Size saygı gösteriyoruz, siz bizim için önemlisiniz.” mesajlarıdır. Değerlerimizi unutmamalı, onları korumalı, yaşatmalı ve çocuklarımıza aktarmalıyız. Çünkü onlar, bizi biz yapıyor. Bizi birbirimize kenetliyor. Bizi bir arada tutuyor. Yüzyıllar önce Yunus’un dediği gibi: “Gelin tanış olalım, İşi kolay kılalım, Sevelim, sevilelim, Dünya kimseye kalmaz!” Başımla onayladım ve devam ettim: –Biz küçükken, bayramlarda elimizde birer torbayla, kapı kapı dolaşır, el öper, şeker toplardık. Mustafa sızılı bir ah çekti: –Biz de Metin Ağabey, en çok da ben toplardım. Çocukluğumdan beri çok severim şekeri, tatlıyı. Zeynep de bilir, hafta sonları baklava açar bana. İncecik yufkaları yorulmadan kat kat dizer. Ne de güzel olur. Ama annem pek beğenmez; “Şerbeti kıvamında verilmemiş yine!” der. Zeynep hemen bana bakar. Bilir annemin huyunu, cevap vermez, susar ve büker boynunu. Nermin Öğretmen, hanımları bizden daha iyi tanırdı. Belki de o yüzden ince ince gülümsüyordu. İmalı bir üslûpla konuştu: –Bir anne için, oğlunu geliniyle paylaşmak önceleri biraz zor gelir, sonra alışılır. Olur, böyle şeyler. Elindeki papatyaları özenle çantasına yerleştirirken yüzü hâlâ tebessüm doluydu. Mustafa bana döndü ve kulağıma eğildi: –Metin Ağabey, Nermin Hanımın söyledikleri hemen anlaşılıyor. Ne güzel konuşuyor değil mi? Haklıydı. Nermin Öğretmen konuşurken çok dikkatliydi. Cümlelerinde gereksiz kelimeler kullanmıyor, adeta planlıyordu. Dile hâkimdi. Ağzından çıkan her sözcük önceden düşünülmüş gibiydi. –Evet, güzel konuşuyor Mustafa. Haydi, söyle bunu ona. Sustu! Yapamam, dercesine bir işaret yaptı. Sevdiklerimize onları sevdiğimizi, beğendiklerimize onları beğendiğimizi söyleyemiyorduk! İş başa düşmüştü; –Nermin Hanım, Mustafa sizin Türkçeyi çok iyi kullandığınızı söylüyor. Elbette ben de ona katılıyorum. Türkçe öğretmeni misiniz? Yüzündeki beliren tebessümde birbiriyle karışmış duygular gördüm: –Hayır değilim; ama dilimizi güzel kullanmak, hepimizin görevi değil mi? Bunun için Türkçe ya da edebiyat öğretmeni mi olmak gerekir? “Türkçemiz, ağzımızda annelerimizin ak sütü!” değil midir? Değerlerimize sahip çıkmalı, korumalıyız derken boşuna söylemedim ki! İşte en büyük değerlerimizden birisi; dilimiz! Dil, düşünce ve duygularımızı, diğer insanlara aktarabilmemiz için bir araçtır. Ona gereken özeni göstermezsek, birbirimizle nasıl anlaşabileceğiz, anlaşabilir miyiz? Kaşlarını, “Anlaşamayız!” manasında kaldıran Mustafa komik görünmüştü. Nermin Hanım, gülümseyerek devam etti: –Dilimiz, diğer manevi değer ve sembollerimiz gibi, bize ortak bir ruh, ortak bir anlayış verir. Yoksa sıradan bir insan topluluğu olurduk. Kültürümüzü bizden sonrakilere ancak dil sayesinde aktarabiliriz. Nesiller arasındaki kuvvetli bağ ancak bu sayede kurulur ve bizi millet yapar. Ortak bir dilimiz olmasaydı, eğitim ve öğretimde aynı dili kullanmasaydık, ortak bir kültürümüz olabilir miydi hiç? Dilimize karşı ben de ilgiliydim. Yanlış konuşmamaya dikkat eder, kitaplardan notlar alırdım. En çok caddelerdeki dükkân isimlerinin gün geçtikçe yabancılaşması üzüyordu beni. Türkçe tabela çok azdı. Başka bir ülkede gibiydik. Oysa dilimiz hem güzel, hem de çok zengindi. Bu duygularımı yol arkadaşlarımla paylaşmak istedim: –Elbette olmazdı Nermin Hanım. Üstelik dilimizin kendine has tadı da bambaşka. Bir kitaptan okumuştum, şöyle diyordu; “Sevgili, duygu, şiir kelimelerinin özünde bir sevecenlik var. Kuvvet, kudret kelimelerinde bir güç saklı. Aslan, kaplan, kartal kelimeleri bir yüceliği çağrıştırıyor. Kuşta, kuşun cıvıltısını, yılanda yılanın yerde sürünüşünü, toprakta toprağın doğurganlığını hissederiz. Ağlamak ve üzülmek kelimelerinde bir eziklik duyarız. Bayrak dediğimizde ise aklımıza bir milletin ortak sembolü gelir.” Mustafa pür dikkat dinliyor, hiçbir kelimeyi kaçırmak istemiyordu. Nermin Öğretmen, beni onaylayan güzel yüzüyle tatlı tatlı baktı: –İnanın ben de bunları söylemeye çalışıyordum işte. Bakın kendiliğinden çıkıyorlar ortaya. Mesela “Bayrak!” Ne güzel bir kelime. Anlamı bağımsızlığı ifade ediyor ve bu millet sadece onun gölgesinde serinleyebiliyor. Peki neden? Cevabını yine kendisi verecekti. Bu defa Mustafa daha çabuk davrandı: –Çünkü “Bayrağa bağlılık; vatana, millete, tarihe, bugüne ve geleceğe bağlılıktır. Çünkü bayrak namustur!” öğretmenim. Mustafa’ya bakan gözlerim bu sıcak cümlelerden sonra Nermin Hanımın gözleriyle buluştu. Bir an bana, “Bu delikanlı, bazı şeyleri bizden daha iyi biliyor ve saklıyor!” gibi geldi. Sorduğu safça sorular da bizi denemek için miydi acaba? O bir, iki saniyede aklımızdan geçenler, Ulu Önder’in şu ifadeleriyle sanki yıllar öncesinde gerçek anlamını kazanmıştı; “Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkada kalmayacak.” Bir süre kimse konuşmadı. Radyo, haberleri veriyor, Mustafa, cüzdanını çıkarmış, gizli gizli resimlere bakıyordu. Eşinin resmi olduğundan emindim. Çekiniyor, belki de paylaşmak istemiyordu. Bu özlemi erkekliğine yakıştıramıyor olmalıydı. Oysa özlemenin, sevmenin erkeklikle ne ilgisi vardı? Sigara, alkol, kumar, nasıl bir erkeği olduğundan daha fazla erkek yapmazsa, sevgilerimizi ifade etmek de bizi küçültmezdi. Buna rağmen sözünün eri olan bizler; tersini zayıflık olarak düşünüyor ve her zaman duygularımızı gizlemeyi tercih ediyorduk. Oysa sevgi ifadelerini sözcüklere dökmek dürüstlüktü. Hemen her konuda sermayesi dürüstlük olan ve “Dürüst olmazsak güven kazanamayız, güven kazanamadığımızda da hiçbir şeyimiz yok demektir!” diyen insanlarımız, nedense bu konuda kendilerini saklıyordu. Oysa ahlâk, hiçbir kitapta yazılı değildi ve onun kuralları insanın yaşadığı toplumun kendi içinde gizliydi. Bu arada, radyodaki haberlerden, “Bir genç kızın çantası zorla alınırken yerde sürüklendiğini ve ağır yaralandığını!” duydum. İşte gerçek ahlâksızlık buydu. Başkalarının hakkına tecavüz etmek, her şeyi kendi çıkarı için yapmaktı ahlaksızlık. Çünkü ahlak, bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, iyi nitelik ve güzel huyların bütünüydü. Bazen etrafımda mücadele ruhu taşımayan insanlar görürdüm. Rüşvet, adam kayırma, sahtekârlık, yalan ve benzeri ahlâksızlıklara, vurdumduymaz bir tavır takınırlardı. Bu kayıtsızlık; “Ben mi yapacağım? Ben mi kurtaracağım? Bana ne? Bana mı kaldı?” gibi mazeretlerle toplum bilincinde tamir edilemez yaralar açabiliyordu. “Sandalda yer almak istiyorsan kürek çekmeyi de bilmelisin” derler ya! Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Sorumluluk almamak en kolay yol gibi görünmesine rağmen, toplumu yavaş yavaş uçuruma itebiliyor, kirletebiliyordu. Sen, ben yapmazsak, haksızlıklara dur demezsek, sırtımızı dönüp görmezlikten gelirsek, hep başkalarına havale edersek, bu çirkefin, bu kirliliğin büyümesi de kaçınılmazdı. Sonradan da “Biz neden böyleyiz? Biz adam olmayız! Bizden ne köy olur, ne kasaba! Eller Ay’a gider, biz yaya!” gibi şikâyetlerde bulunmak, elbette çok komik oluyordu. İnsanlarımızın çoğunluğu, dişini tırnağına takıp temiz bir toplum için çırpınıp dururken, birkaç fırsatçı da kendisine çıkar sağlamaya çalışanlara göz yumuyordu. Ahlâksızlıkla mücadelede topyekûn bir savaş olmazsa başarı için gereken süre daha da uzuyordu. Adaletin sağlanabilmesi, yanlış yapanların yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması ise ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik kuvvetlerine, adaletine inanmak ve yardım etmekle mümkün olabiliyordu. Bence yanımdaki bu genç asker, güzel ve olumlu bir örnekti. Ailesinden aldığı terbiyeye saygı duyuyordum. Arabamız ilerliyordu. Nermin Öğretmen kitap okuyor, Mustafa bıkmadan yine resimlere bakıyor, arkamızdaki ihtiyar da şekerleme yapıyordu. Gençler, şakalarına tekrar başlamıştı. Oyunlar oynuyor, gülüşüyorlardı. Herkes kendi dünyasındaydı. Bir ara otobüsün aynasından yüzümü gördüm. Aklıma gençliğim, eşim, oğlum, kızım geldi. Şairin mısralarını hatırladım: “Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz Ya gözler altındaki mor halkalar Neden böyle düşman görünürsünüz Yıllar yılı dost bildiğim aynalar...” Dalmışım! Tatlı rüyamdan sert bir haykırışla uyandım. Sesi otobüsün camlarında yankılanan Karadenizli ayağa kalkmış, bir yandan bağırıyor, bir yandan da elindeki spor gazetesini hızla diğer eline vuruyordu. “Alın bu adamı yanımdan, alın, yoksa atacağım onu otobüsten, çabuk alın!” Yan koltuktakiler hemen girdiler aralarına. Biraz sakinleşti. Nefes alışı düzeldi. Döndü yol arkadaşına; “Tamam!” dedi. “Ama sen de dikkat et konuşmalarına, basma bir daha damarıma. Herkes gördü, hakem saymadı. Bal gibi goldü o!” Düşündüm... Belki hayatımız da bir futbol maçı. Üstelik tek kale oynamıyoruz ki bu dünyada! Hayatın kendisiyle mücadele ediyoruz. Bazen gülüyor, bazen ağlıyoruz. Bütün golleri de biz yemiyoruz elbette! Kimi zaman hayata gol attığımız da oluyor! Ne zaman ki mutluyuz, ne zaman ki son vermişiz içimizdeki kavgaya, ne zaman ki sarılmışız dostlara, ne zaman ki inanmışız sevginin tek anahtar olduğuna, işte bunların hepsi birer gol hayata... İş işten geçmeden, yaşlanmayı beklemeden... Nasıl olsa bir gün biz de, okumayacak mıyız şu mısraları: “Artık demir almak günü Gelmişse zamandan Meçhule giden Bir gemi kalkar bu limandan...” Neden erteleyelim ki sevgilerimizi! Bizim yerimize, başkaları mı sevsin çocuğumuzu, eşimizi, annemizi, bayrağımızı, yurdumuzu... Hep, yarın yarın diyoruz! Peki, nereye kadar? Ya iş işten geçerse ne olacak? Ne fısıldıyordu kulaklarımıza şair; “Büyük randevu bilsem nerede, saat kaçta? Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta…” | |
|
| | #3 (permalink) |
| İKİNCİ BÖLÜM OK YAYDAN ÇIKTI Bu vatan, Toprağın kara bağrında Sıra dağlar gibi Duranlarındır. Bir tarih boyunca Onun uğrunda Kendini tarihe verenlerindir... (Orhan Şaik GÖKYAY) HEY BENİM ASLANIM Mustafa, İsmail, Osman, Ali ve Mesutların ellerini kınalayan; Zeynep, Gülsüm, Fadime, Ayşe ve Aysel anaların yürekleri yaşattı bizi... İşte böyle var olduk... Nermin Öğretmen, kitabını bırakıp çantasını karıştırmaya başladı. Bir şey arıyor gibiydi. Nihayet buldu, bize döndü ve elini uzattı. Avucunun ortasında Türk Bayrağı rozetleri vardı. Şöyle dedi: Sizlere küçük birer hatıram olsun. Kabul ederseniz, sevinirim. Kenarları altın sarısı, içi kıpkırmızı ve ay yıldızları bembeyaz iki güzel rozet. Uzandık, teşekkür ederek aldık. Mustafa, zaten açık olan cüzdanına rozetini koyarken özlem dolu sesiyle konuştu: –Ne güzel renkleri var değil mi Metin Ağabey? Bu renkler birbirine ne çok yakışıyor. Zeynep’e de beline kırmızı kurdele bağladığı gelinliği işte böyle çok yakışmış, melek gibi olmuştu. Yerlere kadar sürünüyordu etekleri. Sandığa koyup sakladı onu. “Alamayan birisine verelim.” dediysem de dinlemedi beni. Kıyıp da veremedi. Bir gelinlik kızı daha sevindirseydi keşke! Öyle güzel anlatıyordu ki. Yanaklarında küçük gamzeler oluştu. Dudağının kenarını yine ısırdı. Duygu dolu sesini yeniden duyduk: –Onu, ilk gördüğüm gün sevmiştim biliyor musun? Komşu kasabada bir arkadaşımın düğününde rastlamıştım. Bırakmadım peşini. Ağabeylerinden çok çekiniyordu. Bir iki defa gizli gizli buluştuk. Baktım ki olmayacak, annemi gönderip istettim. Önceleri biraz nazlandılar. Babam, “Üzülme oğlum, kız evi naz evi!” dedi. Ben de biraz gözdağı vermek için, şakanın dozajını kaçırarak çektim bir kenara Zeynep’i ve “Seni başkasına yâr etmem!” dedim. Delikanlının son cümlesinden ürpermiş, şaşırmıştım: –Bu nasıl sevmek Mustafa? Kıza hiç seçme hakkı bırakmamışsın ki? –Öyle değil Metin Ağabey. O da çok seviyordu beni. –Yine de yanlış yapmışsın, insan sevgisini öyle mi ifade eder? –Ama annesi hep aramıza giriyordu. Kızının aklını çelecek sandım. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur!” demiyordu. Neyim eksikti ki benim? Taşı sıksam suyunu çıkarırım. Neyse, boş ver! Erdim işte muradıma. Düğün akşamı annem kulağıma eğilip dedi ki: “Oğlum, dünürler çok uğraştırdı bizi. İlk günden bağır, çağır da karın korksun senden. At sahibine göre kişner, sonra baş edemezsin.” Dönüp baktım ona. “Anacığım, o benim eşim, karım artık. Benden korkmasına ne gerek var ki! Böyle terbiye mi olurmuş?” dedim. – İyi demişsin, aferin. –Aylar hızla geçti. Şimdi el üstünde tutuyorlar beni. Hiç de altta kalmıyor, her ihtiyaçlarına koşturuyorum. Kaynanam; “Benim damadım bir tane!” diyor. Zeynep de, saklıyor hâlâ gelinliğini. Düğündeki bayrakla birlikte saklıyor. Bizde adettir, üç gün boyunca düğün evine asılır bayrak. Kapıda davul zurna çalar, yukarıda o, kırmızı beyaz renkleriyle dalgalanır durur. –Bayrağımızdaki renklerin başka anlamları da var Mustafa. Kırmızı, atalarımızın kanlarını, beyaz ise, dürüstlük ve temizliği simgeler. Sen biraz önce Nermin Hanıma bayrağı tarif ederken “Bayrak, namustur!” demedin mi? İşte bayrak gökyüzünde özgürce dalgalandıkça namusa leke çalınmaz ve milletimiz hep özgür kalır. Biz millet olarak gücümüzü bu ay yıldızdan aldığımıza inanırız. Nazlı bir edayla dalgalanan bayrağımız gözlerimizi doldurur, içimizi titretir. Bu bayrak altında doğan bizler, yine bu bayrak altında, “Çalışır, övünür, güveniriz!” Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın haklı gurur ve onuru bu bayrak altında coşkuya dönüşür, anlam kazanır. Kendimi birden nutuk atar gibi hissettim. Sanki bir orduyu savaşa hazırlıyordum. Üstelik bu durum hoşuma da gitmişti. Yine devam edecektim ki takındığım komutan edasını delikanlının tebessümü bozdu: –Hayrola Metin Ağabey, askere ben gidiyorum, sana ne oluyor? Tertip miyiz? Gülümsedim. Öğretmen Hanım da, kitabının sayfalarını çevirmeyi bırakmış, bizi dinliyordu. Başını kaldırdı: –Metin Bey doğru söylüyor Mustafa. Vatan, üzerinde yaşadığımız ülkemiz, yurdumuzdur. Atalarımızın bizlere emanet ettikleri topraklardır. Vatanımıza karşı maddî ve manevî bir bağlılık duymak, içimizden gelir. Bizi yaşatan şey, bu toprakların üzerindeki ortak kültür değerlerimiz, anılarımızdır. İşte bu yüzden bayrağımızı ve vatanımızı severiz. Onları korumak uğruna çalışır, gerektiğinde canlarımızı feda ederiz. Mustafa aniden topuklarını birbirine sertçe çarptı ve başını hızla öne eğip kaldırdı: –Askerliğimin ilk selâmını sizlere veriyorum. Vatana millete hayırlı olsun! Akıllı bir delikanlıydı. Bizi incitmeden iğnelemeyi iyi beceriyordu. “Zaten yeterince gerginim, bir de siz gelmeyin üstüme!” demek istemişti herhalde. Nermin Hanım da, ben de onun bu şakasından hoşlanmıştık. Arka koltuktaki yaşlı adam da gülümsedi. O, otobüse bindiğimiz dakikadan itibaren herkesi, her şeyi, yorgun; ama tecrübeli gözleriyle izliyor, inceliyordu. Bu koca çınarın yıllara meydan okuyan iri kulaklarının, büyük bir dikkatle bizleri dinlediğini de biliyordum. Türlü bahanelerle arkama döndüğümde göz göze geliyorduk. Kim bilir neler geçiriyordu aklından. Nihayet o da dayanamadı: “Biraz sonra otobüsümüz mola verecek. Eğer çaylarımızı beraber içersek sevinirim.” dedi. Sohbeti tatlı bir adama benziyordu. Böyle bir davet kaçırılmazdı. Memnuniyetle kabul ettik. Görevli delikanlı elindeki mikrofondan mola verecekleri yeri ve zamanı anons etti. Çok geçmeden otobüs yavaşladı ve dinlenme alanına girdi. Dikkatimi çeken ilk şey, neredeyse her yerden duyulabilen müzik yayını oldu. Son günlerin çok sevilen bir türküsü, uygun bir tonda bize hoş geldiniz diyordu. Müziğin, ruhun gıdası olduğunu söyleyenler doğru lâf etmişler. Bu türkü yüreğimin tellerine dokunarak rahatlatmıştı beni. Hayatı, sadece acıdan, ayrılıktan, ibaret göstererek ağlatıp, sızlatan ve insanların içini karartan garip şarkılara benzemiyordu. Demek ki her insanın gıda anlayışı biraz farklıca oluyordu. Buraya gelinceye kadar yol boyunca geçtiğimiz kimi yer bozkır kimi yer de yeşildi, oysa burası yemyeşildi. Plânlı bir çalışmanın ürünü olduğu belliydi. Her ayrıntı düşünülmüştü. Çocuklar için salıncak ve kaydırakların olduğu bir eğlence parkı, alışveriş merkezi, lokanta kısmı, bahçe, manav renk cümbüşü içerisinde birbirini tamamlıyordu. Otobüsten yeni inmiştik ki, oyun parkından bize doğru plastik bir top yuvarlandı. Mustafa hemen ustaca bir hareketle ayağından dizine kaldırıp, sektirmeye başladı topu. Bu arada göz ucuyla da bizi süzüyordu. Birkaç tekrardan sonra yere düşürdü. Hiç bozuntuya vermeden eğilip aldı ve parkta oynayan çocuklara doğru attı. Kibirli bir tavırla “Aslında daha çok sektiririm; ama top biraz hafifti. Üstelik çocukları da bekletmemek lâzım.” dedi. Çay salonunda buluşmak üzere sözleştik. Osmanlı mimarisi tarzında yapılan çeşmenin suyundan hem içtim, hem de elimi yüzümü yıkadım. Bazı ülkelerde daha tuvalet bile yokken, atalarımın hamamlar inşa ettiği geldi aklıma. Saçlarımı düzeltirken başımı kaldırdığımda kuşları gördüm. Özgürlüğün tadını çıkarıyor, güneşin ışıklarıyla dans ediyorlardı. Tek sıra dizilen otobüsler neşeli görevliler tarafından yıkanırken, sıçrayan sular, serinlemeye çalışan bu küçük kuşların kanatlarını ıslatıyordu. Eve elim boş gitmek istemedim. Bu yöre, lokumu ve kuruyemişi ile ünlüydü. Karışık iki paket yaptırdım. Çay salonuna girdiğimde öğretmen hanımı, Mustafa’yı ve henüz adını bilmediğim yaşlı adamı hoş bir sohbet içerisinde buldum. Çaylarımızı beklerken, Mustafa bizi tanıştırdı. Adının “Gürbüz” olduğunu öğrendim. Etkileyici bakışları vardı. Yıllar ona beyaz saçlarla birlikte nice anılar da vermiş olmalıydı. Sözü dolaştırıp otobüste konuştuğumuz konulara getireceğini biliyordum. Gülümseyerek etrafına bakındı: - Hakikaten bravo! Bir teşekkür yazıp atacağım şu girişteki kutuya. Tuvaletler, lavabolar tertemiz. Bu güzelim tesise tam not verdim. Onlar da masraf yapmış; ama hakkını da vermişler doğrusu. İnsan kendi evinde bile bu temizliği zor sağlar. Burada bunca insana aynı özeni göstermek, aynı hizmeti vermek hiç de kolay değil. Bakın personel ne kadar şık giyinmiş. Hepsi de pırıl pırıl. Hepsi de işinin ehli görünüyor. Keşke hayatta, en küçüğünden en büyüğüne kadar her iş, gerçekten işinin ehli insanlara teslim edilse! Garsonun masamıza bıraktığı çaylardan dumanlar tütüyordu. Yaşlı adam eline bir kesme şeker alarak ikiye böldü. Parçalardan birini diline koyup çayına uzandı. “Bizim oralarda buna kıtlama derler; ama bu şekerler çok çabuk eriyor.” dedi. Biz biraz soğusun diye beklerken o nerdeyse bardağını yarılamıştı. Mustafa kendi dili yanmışçasına buruşturdu yüzünü. İhtiyar, oralı bile olmadan kaldığı yerden devam etti konuşmasına: - Ellerindeki temizlik bezleri bile özenle seçilmiş. Açıkta bir tane çöp, yerlerde bir tane izmarit yok. Bakın şu tatlı bölümündeki kızımıza! Lastik eldivenler takıp, saçlarını özenle taramış. Ağzından “Efendim!” kelimesini düşürmüyor. İşini severek, isteyerek, benimseyerek yapıyor. Dolapta servise hazır bütün yiyeceklerin üzeri şeffaf koruyucularla kapatılmış. Ne de güzel olmuş. Döndük baktık. Eli yüzü küçücük, hafif kısaca, yanakları al al, fındık kurdu bir kızcağız, arı gibi çalışıyordu. Mustafa da alıcı gözle baktı kıza: –Gerçekten güzel kızmış. Parmağında yüzük de yok. Allah sahibine bağışlasın. Kara gözleri kömür gibi maşallah! Gidip yakından görsem, bir tatlı da ben mi yesem acaba? Yok yok! Aman Zeynep duymasın. Çok kıskançtır, küser bana. Gürbüz Bey tebessüm ederek sözlerini sürdürdü: –Bunca uzaktan kızın parmağında yüzük olup olmadığını nasıl anladın? Ne keskin gözlerin varmış! Aslında şaşırmamak gerekir! İnsan daima görmek istediğini görürmüş ya! Otobüsteki konuşmalarınıza kulak misafiri oldum. Kusura bakmayın. Meraklandım ve dinledim. Anladım ki, aramızda ortak bir şeyler var. Hepimiz bu ülkeyi çok seviyoruz; ama sadece sevmek yetmiyor. Bu sevgiyi göstermenin yollarını bulmak lâzım. Bence her insan; içinde bulunduğu durum ya da yaptığı iş her neyse, biraz da ülkesi adına görev çıkartmalı. Mustafa’nın ağzı yine kulaklarındaydı. Konuşunca bu sebepsiz gülücüğün sebebini biz de anladık: –Bu anlattıklarınızı bir ezberleyebilsem; âlim olurdum; ama böyle hepiniz birden gelmeyin üstüme, korkuyorum! Bizi de güldürmüştü. Yaşlı adam devam etti konuşmasına: –Sen bizi bırak, korkacaksan eşinden kork! Neyse ben unutmadan anlatayım diyeceklerimi. Malum yaşlılık var, uçar gider aklımdan şimdi! En büyük değer ülkemize bağlılıktır. Ülkesine bağlı olan, devletine de bağlı olur. Onu kollar, devamı için uğraş verir. Bu da ancak aynaya dikkatli bakmakla mümkün olur! Akşam olduğunda başımızı yastığa koyarken düşünmeli, günün muhasebesini yapmalıyız. Ben bugün neler yaptım? Şöyle bir tartmalıyız kendimizi. Bakalım hangisi ağır basıyor; iyilik mi, kötülük mü? Cevap kötülük ise, uykumuz kaçmalı, o pamuk yastık taş olmalı bize. Etten kemikten ibaret değiliz ki! Ruhumuz, vicdanımız, aklımız, yüreğimiz var bizim. Mustafa yine muzip tavrını takınmıştı. Birden atıldı: –Gürbüz Amca, dörtlüde bir eksik vardı, o da şimdi sizinle tamamlandı. İçimden geldi, bir selam da size vereyim mi? Ya da beraber gidelim askere, sayenizde yalnızlık da çekmem oralarda. Beni kesin erken terhis ederler. Gürbüz Bey’in bakışları hafifçe dikleşti. Kaşlarından birini kaldırarak sordu: —O nedenmiş? Neden olacak, sayenizde askerliğe bir iki gün erken başladım da! Gürbüz Bey babacan bir tavırla; –Görüyorum ki çok neşeli ve mutlusun delikanlı. Haklısın, yerinde olabilsem ben de mutlu olurdum. Sen vatanı korumaya gidiyorsun, bundan büyük mutluluk olur mu? Vatanı, milleti, memleketin şeref ve namusunu, düşmana karşı koruyacaksın. Arkadaşlarınla bir elin parmakları olacaksın. Bu uğurda nice çaba sarf edeceksin. İçimizdeki birlik ruhu olmasa, bütün bu çaba, bu gayret hepsi de boşa gider. Nermin Hanım çayını karıştırırken ses çıkarmamaya özen gösteriyor, anlatılanların tadına varmaya çalışıyordu. Kısa sessizliği fırsat bilip sohbete katıldı: –Delikanlı takılıyor size Gürbüz Bey. Gençlik değişiyor artık. Keşke bütün gençler Mustafa gibi olsa. İçinde bulunduğumuz çağ da baş döndürücü bir hızla değişiyor ve hayatlarımızın şeklini belirliyor. Bu değişim; en sarsılmaz, hiç bir şey olmaz denilen sistemleri bile derinden etkiliyor. Teknoloji; kolaylıkların, rahatlığın yanında tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Bütün bunların özünde sadece insan var. İnsanın sınırsız gücü ve aklı var. Biliyor musunuz, geçenlerde bir kitapta okudum. Yüksek kalitede bir bilgisayar saniyede dört yüz milyonun üzerinde işlem yapabiliyormuş. Mustafa dudağını büzerek baktı: –İnanması zor! –Evet, inanması zor; ama doğru delikanlı. Her saniyede bu kadar çok işlem. Sonra daha da şaşıracağım bir şey okudum; “Bu bilgisayarın hiç durmadan çalışıp yüz yılda yapabildiğini beynimizde sadece bir dakikada yapabilecek kapasite varmış. Oysa biz, ne yazık ki beyin gücümüzün sadece yüzde birini kullanıyormuşuz! Şöyle bir düşünsenize vücudumuzdaki diğer organların da sadece yüzde bir performansla çalıştıklarını! Hastaneler dolup taşardı herhalde!” Daha fazla gecikmeden buna bir tedbir almalı, aklımızı akıllıca kullanmayı öğrenmeliyiz. Mustafa konuşmaların yoğunluğundan biraz bunalmıştı. Masanın ortasına bir paket koyup seri hareketlerle açtı: –Annem de tedbir almayı sever öğretmenim. Bu börekleri eşimle beraber hazırladılar. “Anne çok koydunuz!” dedim. “Oğlum, kime nasip olacağı, kime ikram edeceğin belli olmaz, paylaşırsın!” dedi. Haklıymış, afiyet olsun. Gerçekten de böreklerin maharetli eller tarafından yapıldıkları belliydi. Güzel ve iştah açıcı görünüyorlardı. Geri çevrilecek teklif değildi bu! Mustafa, yaptığı ikramın mutluluğunu yaşıyor, kahverengi gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Paylaşılan o birkaç parça börek, kuş sütü eksik sofralar gibi geldi bana. Çünkü sadece sofrayı değil; sevgi, saygı ve sohbeti paylaşıyorduk. Gürbüz Bey; “Yapanların ellerine sağlık, bu dünyada kimse aç kalmasın, açlıkla terbiye edilmesin!” dedi. Nermin Hanım da devam etti: –Evet, aç kalmasın. Açlık elbette çok önemli. Eğer bir ülkenin ekonomisinde bozukluklar varsa, bu sosyal yapıyı da etkileyebilir. Aile bağları, komşuluk ilişkileri zayıflayabilir. Bilgisiz ve zayıf karakterli insanların, kanunsuz olaylara katılımı artabilir. Gayri ahlâkî yollara sapmalar olur. İşte o zaman güven duygusu azalıp, ümitsizlik oluşur. İnsanların düşünceleri istismar edilir. Gerektiğinde, kazandığı ile yetinebilmeyi öğrenememiş birkaç insan arasında, para için her şeyin kullanılabileceği düşüncesi yayılır. Birlik, beraberlik bozulur. Birden sustu. Parmağının ucuyla bize yerdeki bir zeytin tanesini işaret etti. Sonra sürdürdü konuşmasını: –Şu zeytine iyi bakın. Sadece bir zeytin tanesi deyip geçmeyin. Açlık insana neler yaptırır! Bilhassa savaş yıllarında açlık daha bir şiddetli olur. Kurtuluş mücadelemizin çetin günlerinde Levazım Bakanlığı şöyle bir emir yayınlamış; “Nasıl tüketileceğine dair bilgi verdiğimiz gıda maddelerinden olan zeytinin, özelliği dolayısıyla kısıtlanarak yenilmesi gerekmektedir. Bir adedinin, üç ayrı lokmada ekmeğe katık edilmesi kararlaştırılmıştır. Alışılanın haricinde olan bu zorunluluğu kıtalara günlük emir şeklinde duyurunuz ve takip ediniz...” Yerdeki zeytine bir kez daha baktı ve sonra yine bize döndü: –Ne günler geçirmişiz. Ne acılar çekmişiz. Yalnız kalmışız. Çaresiz kalmışız. Medine’de kuşatma altında askerini öpen koklayan Fahrettin Paşa da çaresiz kalmış. Hem düşmanla hem de açlık ve sıcakla savaşmış. Bu yiyecek yetersizliğine geçici çareyi çekirgede bulmuş. Günlük emrinde Mehmetçiğe çekirgeyi anlatmış; “Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüyü yok... O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Bitki ile besleniyor. Serçe gibi huysuz... Yediği şeyleri seçiyor ve temiz şeyler yiyor... Yemen ve Afrika Arapları’nın başlıca gıdası çekirgedir. Romatizmaya da iyi gelir. Doktorlarımıza tetkik ettirdim. Şifalarını saymakla bitiremediler... Çekirge yemeği şöyle hazırlanır. Yağ ile kavrulur, kavurma gibi yenir... Haşlanır, bulgura karıştırılır...” Nermin Hanım, size bir örnek daha vereyim diyerek devam etti; —Kurtuluş Savaşı yıllarında halkımız ve ordumuz o kadar sıkıntı çekmiş ki! Askere bir günlük iaşe olarak; sabah üzüm hoşafı, akşama da yağlı buğday çorbası verilebilmiş. Hatta bazı günler bu iki öğün teke düşürülmüş! Bu şartlara sebat eden askerle kazanmışız bağımsızlığımızı. Şimdiki çocukların yemek seçtiklerini, bamyaya, pırasaya, karnabahara, ya da güzelim ıspanağa burun kıvırdıklarını görüyorum ya, kahroluyorum! Mustafa’nın ağız tadıyla yemeye çalıştığı böreğini elinde beklettiğini gördüm. Taktiği işe yaramamış, öğretmene ikramda bulunmuş; ama susturamamıştı. Nermin Hanım yine yapacağını yapmış, söyleyeceğini söylemişti. Hızını alamadığı da belliydi. Durmaya da hiç niyetli görünmüyordu. Aynı ton ve coşkuyla sürdürdü konuşmasını: –Bu milletin ömrü cephelerde, savaşlarda geçti. Bir başka örnek vereyim size; “Atatürk bir seyahatinde tanıştığı ihtiyarlara sormuş: –Mal mülkle hiç uğraşmadık diyorsunuz. Bu nasıl iş? Bunca yıl ne yaptınız peki? İhtiyarların arasındaki bir köylünün yorgun sesi duyulmuş: –Biz; Yemen, Tuna Boyları, Balkanlar, Arnavutluk Dağları, Kafkaslar, Çanakkale ve Sakarya’da Savaşıyorduk Paşam...” Nefes bile almadan konuşuyordu. Ara verip, soluklandı. Sonra, sanki anlattıkları yarım kalacak korkusuyla devam etti: –Bu millet bağımsızlığını korumak için çok savaştı. Kahramanlık destanları yazan tok gözlü insanlarımız hiçbir zaman mal mülk hırsına düşmedi. Onların gönüllerinde hep vatan sevdası vardı. Nermin Hanımın anlattıkları bana da o çetin günleri konu alan bir kitaptan okuduklarımı hatırlattı; “Kurtuluş Savaşımız sırasında, o günün çileli, yoksul insanları, yani dedelerimiz ki, yaşayanları hâlâ aramızdadırlar; çorabının tekini, ayağının çarığını, sırtındaki gocuğunu, atını, öküzünü, ambardaki buğdayını, mercimeğini savaşanlarına seve seve vermekten kaçınmadı. Böylece o günün dedeleri, babaları şimdilerin yetmiş milyonunu yarattılar. Bizler o günlerin fedakârlığı ile bunca yıldır huzur içinde yaşıyoruz. Toparlanmamıza, kalkınmamıza içte ve dışta bulunan hasımlarımız fırsat vermediler. Dile kolay! Yıllarca hiç durmadan savaşmışız. Bizlere armağan edilen bu barışı, yoksulu, varlıklısı, herkes korumalı. Kimse; “Verecek bir şeyim yok!” dememeli. Kurtuluş Savaşı’ndakilerin nesi vardı? Yine de ayağındaki çarığın birini çıkarıp verdi!” Gürbüz Bey başını sallaya sallaya konuştu: –Savaşları kazanarak onurumuzu ve yurdumuzu kurtardık. Bugün de kültürümüzü, ekonomimizi, umutlarımızı daha iyi durumlara getirmek için çalışacak ve geleceğimizi kurtaracağız! Mustafa da tam bu arada böreği kurtarma telaşındaydı. Saygısızlık olmasın diye küçük parçalara bölüp ağzına atıyor, sonra da çiğnemeden yutmaya çalışıyordu. Anlatılanların doğruluğu konusunda hiç bir söz söylenemezdi. Belki de delikanlının sesini çıkartmayıp, kaşlarını çatmamasının nedeni buydu. Daha rahat bir konuşma ortamında olsaydık, onun, söze daha çok katılacağını düşündüm. Buna rağmen kendiliğinden gelişen sohbetimiz, masamıza derin ve ciddi bir hava katıyordu. Şu an burada olmaktan çok mutluydum. Mustafa’nın da gösterdiği bu sıcak ilgi rol olamazdı. İçinden geldiği için yanımızda olduğunu hissedebiliyordum. Otobüste birbirlerine buruşturulmuş kâğıtları atarak eğlenen gençler, çay salonunda da neşelerinden bir şey kaybetmemişler, yeni şakalar icat ediyorlardı. Boş meşrubat şişesini masanın üzerinde hızla çeviriyor, şişenin ucu hangisini gösteriyorsa, onun çayına taşıncaya kadar şeker doldurup içmeye zorluyorlardı! Çevrelerinde başkalarının olduğunu yine unutmuş, ölçüsüz kahkahalar atıyorlardı. İçlerinden birisi kız arkadaşına kur yapmaya başladı. Saçlarını bozmaya çalışıyor, kız da izin vermeyince işi pişkinliğe döküyordu. Arkadaşları onu cesaretlendiriyor, o da tekrar deniyordu. Nihayet kız öfkeyle kalktı. Bir şeyler söyledi ve hızlı adımlarla otobüse doğru gitti. Bütün bu olanları benimle birlikte izleyen Nermin Hanım, dinlenmiş, soluklanmıştı. Gözlüğünü düzeltip, saçını kulağının arkasına attı ve konuşmasına devam etti: –Daha dün Çanakkale’de olanları unutabilir miyiz? “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında başka kuvvetler ve kumandanlar yerimize geçebilir!” Sözü unutulabilir mi? Bu emri alınca, gözlerinin önünde şehit olan arkadaşlarını gördüğü halde, buna zerre aldırmadan ölüm için sıra bekleyen Mehmetçik nasıl unutulur? Alnından vurulacağını bildiği halde, bir an olsun düşünmeden arkadaşlarının yerini alan kahramanlar bugünlerimizin güneşleri olmadılar mı? Onlar, şimdi bize masal gibi gelen yangının tam ortasında kor ateşlerle yanmadılar mı? Kemerlerini kaynatıp suyunu çorba niyetine içmediler mi? Nermin Öğretmeni dinlerken Çanakkale sonrası İngiliz Parlamentosunda yenilgilerine kılıf arayanları hatırladım. İşgal Orduları Komutanı Hamilton, yaptığı konuşmada şöyle demişti; “Lortlarım! Biz görevimizi yaptık. Hesabımıza göre Gelibolu Yarımadası’nı 2,5 cm. kalınlığında bir levhayla kaplayacak kadar mermi attık. Ne yazık ki karşımızda ölmeyi emredebilen bir komutan ve koşa koşa ölüme gidebilen bir ordu vardı. Biz başka ne yapabilirdik? Elimizden bu kadarı geldi!” İngiltere Başbakanı Winston Churchill de aynı parlamentoda buna benzer bir itirafta bulunmuştu; “Çok üzgünüm. Mağlubiyeti damarlarımda hissetmekteyim. Her şeyi planlamış, Çanakkale bizimdir demiştim! Yanılmışım! Bağrımda İngiliz gururu olmasa Türkleri alınlarından öpmek, ayakta alkışlamak isterim.” Ben aklımdan bunları geçirirken, Nermin Hanım da tatlı sesini titrete titrete anlatmaya devam ediyordu: –“Boğazdaki gemide nöbet tutan Mehmetçiğin, gecenin karanlığını yırtarak gelen torpidoyu gördüğünde, onu kendi vücudu ile karşılayıp parçalandığına...” bugün kaç kişi inanır; ama bu hakikat. Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki Türk askerine duyduğu hayranlığı dile getiren satırlarındaki her bir kelime de hakikat. Şöyle demişti Gazi; “Karşılıklı siperler arası mesafe sekiz metre. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiç biri kurtulamamışçasına yere düşüveriyor. Hemen arkasındakiler onların yerine gidiyor. Fakat nasıl gidiyor biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar kendisinin de öleceğini biliyor; ama hiçbir tereddüt göstermiyor...” Gencecik subayın, köy kahvehanesinin önünden geçerken, seksenlik bir ihtiyarın ayağa kalkıp, ona esas duruş göstermesi ve selama durması da yalan değil, hakikat. Bu davranış, askere saygı. Bu davranış, o genç subayın üzerindeki, orduyu ve milleti temsil eden üniformaya duyulan sevgi. Çünkü biz asker milletiz! Bu sevgi olmasa, bugün bu özgür nefesleri alamazdık. İçimizdeki herhangi bir Mehmet’i “Mehmetçik” yapan şey de işte bu sevginin özünde saklı! Gürbüz Bey, gözlerini tek bir noktaya sabitlemiş, kaşlarını da indirmişti. Anlattıklarını yaşıyormuşçasına heyecanlanan Nermin Hanıma döndü: –Koca Seyit’in hikâyesini bilir misiniz? “Havranlı Koca Seyit. Düşman topları Mecidiye Tabyası’nı olanca gücüyle dövmüş. Bir tek Seyit Onbaşının topu sağlam kalmış; ama onun da vinci kırılmış. Bulamış ellerini toprağa bu karayağız Anadolu delikanlısı ve kucaklamış 276 kiloluk mermiyi. Yalpalaya yalpalaya altı basamaklı merdivene tırmanıp, koymuş namluya. Sonra iki defa daha tekrarlamış bunu. Nihayet vurmuş zırhlıyı, devirmiş…” Nermin Hanım’ın dudaklarının arasından çıkan bir cümle yankılanıverdi salonda: –Hey benim aslanım! Yaşlı adam da coşkuyla, sesini yükselterek devam etti: –“Aslan ya! Akşam komutanı gelip öpmüş alnından o aslanı. Bir daha kaldır oğul, göreyim demiş. Çamlık köyünden Mehmet oğlu Seyit bakmış bakmış mermiye, cevap vermiş; Daha kaldıramam komutanım! Sonra tahtadan bir maket yapmışlar da ancak öyle çekebilmişler fotoğrafını...” Hey gidi Koca Seyitler. İşte bu Seyitler yaşattı bizi. Mustafa, İsmail, Osman, Ali ve Mesutların ellerini kınalayan; Zeynep, Gülsüm, Fadime, Ayşe ve Aysel anaların yürekleri yaşattı. İşte böyle var olduk... ADI NE GÜZEL BARIŞIN “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” diyebilir miyiz? O yılan gelir, günün birinde bizi de sokar... Elimdeki böreğin Mustafa gibi benim de boğazıma dizildiğini fark ettim. Seyit Onbaşının alnından ben de öpmek istedim. Sahip olduğu en değerli şeyi, yani canını sermaye eden bu yiğitlerin gururlarını içimde hissettim. Balkan Harbi’nde Edirne’yi savunan Şükrü Paşa’nın vasiyeti geldi aklıma; “Düşman, hatları geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulma |